11 Aralık 2013 Çarşamba

SOSYOLOJİYE GİRİŞ SOS101U -KISA AÖF DERS ÖZETİ - 2013 KREDİLİ SİSTEM ÇAN EĞRİSİNE UYGUN


1. Ünite – Toplum, Bilim ve Yöntem

SOSYOLOJİ NEDİR?
Sosyoloji, yaşamın görünüşte bildik olan yanlarının nasıl başka bir gözle görülebileceğini ve yorumlanabileceğini gösterir.Sosyolojik düşünmenin bireye sağladığı en önemli fayda, şimdiye kadar düşünmediği farklı bir şekilde düşünmeye başlamasını ve böylece o güne kadar tanıdığını düşündüğü dünyanın şimdi olduğundan daha farklı bir dünya olabileceğini keşfetmesini sağlamasıdır. Sosyolojik düşünmek, hem kendi yaşamımızı ve sorunlarımızı, hem de çevremizdeki insanları daha iyi anlamamızı sağlar. Bütün insanların bizimle aynı engellerle ve hayal kırıklıklarıyla karşılaştıklarını fark edebilir ve diğer insanların tercih ettikleri hayat tarzını seçme ve uygulama haklarına daha çok saygı gösteririz Sosyolojik düşünmek, sosyolojik imgelemi kullanmak demektir. C. Wright Mills’in geliştirdiği bir kavram olan sosyolojik imgelem (sosyolojik tahayyül ya da sosyolojik düş gücü olarak da bilinir), bireysel deneyimleri toplumsal kurumlarla ve toplumların tarihteki yeriyle ilişkilendirmeyi ifade eder. Mills, insanların işleri, aileleri veya komşularıyla ilgili sorunlarını anlayabilmeleri için bu konulardaki daha geniş sosyolojik desenleri tam olarak anlamaları gerektiğini belirtir. Ne bireylerin yaşamları ne de bir toplumun tarihi, her ikisi birden anlaşılmadan anlaşılamaz.

SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Sosyoloji: Sosyoloji, “insanın toplumsal yaşamının, insan grupları ile toplumlarının bilimsel incelemesi” (Giddens, 2008.38), “modern toplumlarda insan gruplarının ve toplumsal yaşamın sistematik ve planlı olarak çalışılması” (Browne, 1998:1) veya “insan toplumlarının ve toplumu oluşturan gruplardaki insan davranışının bilimsel olarak incelenmesi” (Kornblum ve Smith 2008:4) olarak tanımlanabilir.
Toplum: Sosyolojinin en temel kavramı olan toplum, bireylerin toplamı demek değildir. Toplum, belirli bir kültürü ve bir takım toplumsal kurumları paylaşan insanlar arasındaki ilişkilerden meydana gelir. Başka bir deyişle toplumu oluşturan şey bireylerden çok bireylerin arasındaki ilişkiler, paylaştıkları değerler ve davranış kalıplarıdır. Futbol oynamayı bilen 11 kişiyi bir araya getirdiğimizde nasıl bir futbol takımı elde edemezsek, sadece bireylerin bir araya gelmesiyle de toplum oluşmaz. Futbol takımında her oyuncunun bir görevi, rolü vardır. Oyuncular birbirleriyle ilişkilidir, her biri diğer oyuncuların rollerini bilir ve buna göre davranır. Toplumda da insanlar ve gruplar arasında ilişkiler vardır ve toplum insanları etkileyen bu ilişkilerden meydana gelir
Toplum Tipleri: En genel düzeyde toplumlar geleneksel (ya da modernlik öncesi) toplumlar ve modern toplumlar olarak ikiye ayrılır. Modernlik öncesi toplumları da birkaç türe ayırmak mümkündür. Avcı ve toplayıcı toplumlar, insanların yaşamlarını bitkileri toplama ve hayvanları avlama yoluyla sürdürdükleri, birkaç düzine gibi nispeten az sayıda insandan oluşan ve eşitsizliğin çok az olduğu toplumlardır. Tarım toplumları, toplumsal yaşamın toprağın ekilip biçilmesine bağlı olduğu toplumlardır. Kırsal toplumlar, tarımsal üretime ek olarak evcilleştirilmiş hayvan yetiştiriciliğinin önemli bir geçim kaynağı olduğu ve açık eşitsizliklerin bulunduğu toplumlardır. Büyük ölçüde tarıma dayanan ancak ticaretin ve tarım dışı üretimin de yoğun olduğu, krallık ya da imparatorlukla yönetilen, farklı sınıflar arasında önemli eşitsizliklerin bulunduğu toplumlara sanayileşmemiş uygarlıklar ya da geleneksel devletler adı verili 19. yüzyıl sonrasında bu tip geleneksel toplumlar büyük ölçüde ortadan kalkmış ve farklı bir toplum tipi gelişmiştir. Toplumun endüstri ve teknolojiye dayandığı, nüfusun büyük bölümünün fabrikalar, ofisler ya da dükkânlarda çalıştığı, insanların çoğunlukla endüstriyel üretimin yoğun olduğu kentlerde yaşadıkları, önceki toplum tiplerine göre daha gelişmiş ve yoğun siyasal düzene sahip olan bu toplum tipi modern toplum ya da endüstri toplumu olarak adlandırılır
Toplumsal davranış: Toplumsal kurumları ve toplumsal yapıyı meydana getiren toplumsal davranış kavramı da sosyolojinin temel kavramlarından biridir. Her davranış toplumsal davranış değildir, bir davranışın toplumsal davranış olarak kabul edilebilmesi için, diğer insanların geçmişte meydana gelmiş, şu anda meydana gelen ya da gelecekte meydana gelmesi muhtemel davranışlarına yönelik olması gerekir.
Toplumsal Yapı: Toplumda insanların yaşamı tesadüfî bir şekilde sürmez. Etkinliklerimizin büyük kısmı yapılanmıştır, bu etkinlik ve davranışlar, düzenli ve sürekli olarak tekrarlanacak şekilde örgütlenirler (Giddens, 2008:1076). Toplumsal yapılar, toplumsal yaşamı oluşturan ve toplumları birbirinden farklılaştıran ilişkilerdir.
Toplumsal kurum: Toplumsal kurum, toplumsal normlar tarafından sürekli olarak tekrarlanan, onaylanan, sürdürülen, toplumun yerleşik görünümlerini yansıtan ve toplumsal olarak örgütlenmiş olan toplumsal davranış kalıplarıdır (Abercrombie vd.2006:200,361; Marshall, 1999:438). Bu kalıplar, bir toplumda önemli kabul edilen amaçlara nasıl ulaşılacağına ilişkin düşüncelerden meydana gelen bir düzeni içerir. Bir başka şekilde tanımlayacak olursak toplumsal kurum, “toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması bakımından zorunlu sayılan, nispeten sürekli kurallar topluluğudur”
Toplumsal olgu: Her toplumda, doğa bilimlerinin incelediği olgulardan farklı niteliklerle kendini gösteren olgular vardır. Toplumsal gerçeklik olarak da adlandırılan toplumsal olgu, toplum tarafından kolektif biçimde geliştirilen, bireyin dışında ve kaçınılmaz olan ve bireyi sınırlandıran kural ve pratiklerden çıkarılan davranış biçimleridir (Marshall, 1999:540-1,755). Başka bir deyişle toplumsal olgu, bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları zorlama gücü sayesinde kendilerini bireye kabul ettiren davranış, düşünme ve hissetme biçimleridir
Toplumsal Grup: Toplumsal gruplar, toplumun yapı taşlarıdır. Grup, birbirlerinin davranışlarını dikkate alarak belirli beklentileri paylaşan ve karşılıklı etkileşim içinde olan insanlar topluluğu olarak tanımlanabilir (Kornblum ve Smith, 2008:75). Bir otobüs durağında birlikte otobüs bekleyen insanlar bir grup değildir çünkü karşılıklı bir etkileşim içinde değildirler. Ancak bu insanlar otobüsün gecikmesi üzerine kendi aralarında taksi tutmaya ve taksinin ücretini bölüşmeye karar verirlerse, bir grup oluşturmuş olurlar.
Benlik: Benlik kendimize, kimliğimize ve niteliklerimize ilişkin algı ve düşüncelerimizin bütünüdür
Statü: Diğer insanların bizim hakkımızdaki düşüncelerini ve bize karşı tutum ve davranışlarını belirleyen şey çoğu zaman bizim içsel özelliklerimizden çok, statümüzdür. Statü, diğer insanların bireylerin toplum içindeki yerine verdikleri addır. Bir bireyin çocuk, erkek, kardeş, bölüm birincisi, doktor gibi çok sayıda statüsü olabilir. İnsanlar hem edinilmiş (verilmiş) statülere hem de kazanılmış statülere sahiptirler.
Toplumsal Rol: Roller, her bireyi yaşamındaki diğer bireylere bağlayan davranışlara ilişkin toplumsal olarak tanımlanmış beklentilerdir. Başka bir deyişle toplum, her statüdeki insanın belirli bir şekilde davranmasını bekler ve bu davranış rol olarak adlandırılır. Roller, toplumdaki statüye uygun hak ve ödevlerden meydana gelir. Bütün insanlar bir takım statülere (anne, öğretmen, sınıf annesi, komşu) sahip olur ve bunların hepsi kendi rolünü içinde taşır.
Değer: Değerler, davranışlarımızı yargılarken ve hayattaki amacımızı seçerken başvurduğumuz; toplumsal olarak paylaşılan, amaçlarımızı ve davranışlarımızı belirlemede bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söyleyen standartlardır (Coser, 1983:69; Bozkurt, 1999:93). Başka bir deyişle değerler, toplum ya da sosyal bir grup tarafından önemli görülen ideal ve inançlardır
Norm: Normlar, belirli durumlarda insanların nasıl davranmaları gerektiği konusunda yaptırımı olan beklentilerdir (Bozkurt, 1999:101). Normlar, değerlere dayalı olarak geliştirilen kurallardır. Örneğin toplumun önemli değerlerinden biri dürüstlükse yalan söyleme davranışı, yaptırımı olan kurallarla engellenmeye çalışılır.
Yaptırım, toplumun üyelerinin normlara uymasını sağlamak için kullanılan, kurala aykırı davranılması hâlinde öngörülen sonuçtur. Başka bir deyişle toplumsal olarak onaylanan standartlara uyumu sağlamak için kullanılan araçlardır. Yaptırımlar, beklentilere uyan davranışların ödüllendirilmesi gibi olumlu ya da beklentilere uymayan davranışların cezalandırılması gibi olumsuz olabilir
Toplumsallaşma (Sosyalleşme): Bireylerin üyesi oldukları topluma ait değerleri, tutumları, bilgi ve becerileri, kısacası o toplumun kültürünü öğrendikleri etkileşim süreci toplumsallaşma olarak adlandırılır. Birey, doğumundan itibaren aile, öğretmenler, arkadaşlar, meslektaşlar gibi davranışlarına yön veren diğer insanlarla etkileşime girerek toplumsal rolleri, norm ve değerleri öğrenir. Toplumsallaşmanın iki fonksiyonu vardır, bunlardan biri benliğin gelişmesini sağlamak, ikincisi ise kültürün bir nesilden diğer nesle aktarılmasını sağlamaktır
SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU
İnsanlar, binlerce yıldır içinde yaşadıkları grupları ve toplumları gözlemlemiş ve bu konuda çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar insan davranışını şekillendiren toplumsal etkenlerin incelenmesi Antik Yunan’a kadar uzansa da bilim olarak sosyoloji yaklaşık 200 yıl önce ortaya çıkmıştır. Batı’da 16. yüzyıldan itibaren dinsel, siyasal, bilimsel ve felsefi düşünceler değişmeye başlamış, Rönesans ve Reform hareketlerini izleyen Aydınlanma Dönemi, Fransız İhtilali’nin ve Endüstri Devriminin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. 18. yüzyılın sonlarında yaşanan Fransız Devrimi ile mevcut toplumsal yapı yıkılmış, kaos ve düzensizlik meydana gelmiş, ‘bireyler Ortaçağ’ın görece düzenli ve daha huzurlu günlerini arar olmuştur’ (Vander Zanden, 1996:9). Bunu izleyen Endüstri Devrimi ise başta ekonomik ve endüstriyel yapı olmak üzere aile, eğitim, tabakalaşma gibi toplumun temel kurumlarını ve yapısal özelliklerini değiştirmiştir. Bu gelişmeler sonucunda Avrupa toplumunda büyük ölçekli değişmeler yaşanmış, laikleşme, kentleşme ve endüstrileşme hızlanmış, nüfus artmış, sınıfsal yapı değişmiş, kısacası yeni bir toplum yapısı meydana gelmiştir.

SOSYOLOJİNİN DİĞER SOSYAL BİLİM DİSİPLİNLERİYLE İLİŞKİSİ
Bir kütüphanede sosyoloji kitaplarıyla dolu raşara baktığınızda, muhtemelen bu kitapların tarih, antropoloji, siyasal bilimler, hukuk, ekonomi, sosyal politika kitaplarına yakın raşara dizildiğini görürsünüz. Gerçekten de yan yana dizilmiş bu alanların paylaştığı birçok ortak nokta vardır ve sosyoloji kitaplarını okuyan kişiler zaman zaman tarih ya da ekonomi (iktisat) kitaplarına ihtiyaç duyarlar. Tarih, ekonomi, siyasal bilimler, sosyoloji, hepsi insan eylemlerini ve bu eylemlerin sonuçlarını inceler, yani hepsi insan ürünü olan dünya ile ilgilidirler (Bauman, 2004:11- 12). Başka bir deyişle toplumsal yaşamı, toplumsal davranışı ve toplumsal değişmeyi çalışan tek disiplin sosyoloji değildir; psikoloji, antropoloji, siyaset bilimi, ekonomi gibi diğer disiplinler de toplumsal yaşamla ilgilenirler. Sosyolojiyle birlikte çeşitli açılardan toplumsal dünyayı konu alan bütün bu disiplinler, sosyal bilimler olarak adlandırılırlar. Sosyolojinin belirleyici özelliği, insan eylemlerinin geniş çaplı oluşumların karşılıklı bağımlılık ağı içinde meydana geldiğini kabul etmesidir (Bauman 2004:16). Örneğin psikoloji, bireysel davranışı inceler. Sosyoloji de bireysel davranışla ilgilenir; ama sosyologlar için analiz edilecek birim birey değil, toplumdur. Sosyolojik bakış açısından psikolojik açıklamalar yanlış değildir; ancak yetersizdir. Sosyologlar insan davranışlarının sadece bireysel motivasyonlardan ve tutumlardan kaynaklanmadığını, toplum düzeyinde belirli davranış kalıpları olduğunu ve bireysel davranışları bu kalıpların da etkilediğini düşünürler
Tarih ve sosyolojinin konuları da zaman zaman örtüşmektedir. Çoğu kez tarih ve sosyoloji arasındaki temel farkın tarihçilerin bir kereye özgü oluşmuş olguları betimlemeleri, sosyologların ise genellemelere varmaya çalışmaları olduğu savunulmaktadır. Oysa tarihçiler de genelleme yaparlar ve birçok sosyolojik çalışmada bir kez olmuş olgular ya da olguların anlık durumları incelenir.
Felsefeyle sosyoloji arasında da yakın bir ilişki vardır. Sosyoloji büyük ölçüde felsefi bir tutkunun -insanlığın tarihini anlama kavuşturmak, 19.yy Avrupa’sındaki toplumsal bunalımları açıklamak ve sosyal politikaya yol gösterecek bir sosyal doktrin oluşturmak tutkusunun- sonucunda ortaya çıkmıştır. Felsefeyle sosyoloji arasında, en basit şekliyle üç açıdan bir ilişki vardır. İlk olarak, bir bilim olarak sosyoloji de bilim felsefesinden yararlanır. İkincisi, sosyoloji sosyal olguları ele alırken değerlerle de ilgilenmektedir ve değerlerin ahlak felsefesinde ve toplumsal felsefede nasıl tartışıldığını bilmesi gerekir. Son olarak sosyoloji yeni felsefi soruların ortaya çıkmasına katkıda bulunur
BİLİM VE YÖNTEM
Bilimi çeşitli şekillerde tanımlamak mümkündür:
• “Bilim, doğrudan ve sistematik yoldan elde edilen ve empirik kanıtları temel alan bilgidir” (Bozkurt, 1999:65).
• “Bilim, gözlenebilir ve deneysel bir konusu olan ve bu konularda çıkarımlar yapma olanağı sağlayan sistemli bilgiler kümesidir” (Sencer ve Sencer 1978:4).
• “Bilim, sistemli ve organize edilmiş bilgiler bütünü ve teknik yöntemdir” (Kaptan, 1973:5).
• “Bilim, hem bilgiyi üreten sistemin hem de bu sistemin ürettiği bilginin adı, yani hem bilgi üretmenin bir yolu hem de bir toplumsal kurumdur”
Bilimin tanımlarında görüldüğü gibi, bilimin iki temel ögesi bilgi ile yöntemdir. Yani bilim, hem bilgi hem de bilgi üreten bir yöntemdir. Bilgiyle kastedilen olay ve olgular arasındaki ilişkileri açıklamak için geliştirilen teoriler, yöntemle kastedilen de bilgi edinmek için kullanılan yollardır (Kaptan, 1973:5). Bilim, aynı zamanda bir düşünme yöntemidir. Bilimsel düşünce genel olarak amaçlı, yaratıcı, sistemli ve problem çözmeye yönelik düşünce olarak tanımlanır Bilimin amacı;
1. Konusunu oluşturan olguları gözleme dayanarak kavramak, betimlemek, sınıflandırmak,
2. Olgular arasında nedensellik ilişkileri kurmak ve bu ilişkileri gözlem yoluyla sınayıp doğrulayarak açıklamak,
3. Doğruluğu ispatlanmış ilişkileri genellemeler, yasalar ve teoriler hâline getirerek gelecekle ilgili çıkarımlarda ve tahminlerde bulunmaktır
BİLİMSEL YÖNTEM VE BİLİMSEL ARAŞTIRMA SÜRECİ
Bilimsel yöntem, bilim insanının bilimin amacına ulaşmak için izlemesi gereken sıralanmış basamaklardan oluşur (Montuschi, 2008:2). Bilimsel yöntem, bilimsel bilgiye ulaşmak için bilimsel prosedürün ve kuralların uygulanmasıdır. Bu süreç, bilimsel araştırmaların aşamalarında görülebilir. Bilimin konusunu oluşturan doğal ve toplumsal olaylar örgütlenmiş hâlde değildir. Oysa bilgilerin yararlı olabilmesi için örgütlenmesi gerekir. Bu olguların arasındaki ilişkileri en basit ve anlaşılır şekilde açıklamak üzere örgütlenmiş gözlemler, koşullar, tanımlar, kavramlar, ilkeler, yani bilgiler sistemi teori (kuram) olarak adlandırılır. Başka bir deyişle teori, “gözlemlenebilir bir olgunun nedenlerini açıklamaya yönelik birbiriyle ilişkili kavramlar sistemi” (Kornblum ve Smith, 2008:39) ya da “olguları, olay ve ilişkileri açıklamaya, henüz kanıtlarla doğruluğu saptanmamış bilinmeyenleri tahmin etmeye hizmet eden, mevcut bilgilere aykırı düşmeyen ve birbiriyle uyum içindeki kavramlar sistemi” olarak tanımlanabilir Teori, bazıları empirik olarak test edilebilir olan ve birbiriyle ilişkili olan bir dizi önermeden oluşur (Lin, 1973:17). İki ya da daha çok kavram arasındaki ilişki hakkındaki yargıyı ifade eden cümlelere önerme adı verilir. Empirik olarak test edilebilir nitelikte olan önermeler, hipotezlerdir. Hipotez, kavramların ölçülebilir değişkenleri arasındaki ilişki hakkında doğrulanabilecek ya da yanlışlanabilecek olan bir ifadedir. Değişkenler arasındaki ilişkiler karşılıklı olabileceği gibi, nedensel de olabilir. Nedensel ilişkilerde neden olan değişken bağımsız değişken, bağımsız değişkene bağlı olarak değişen (sonuç olan) değişken ise bağımlı değişken olarak adlandırılır Empirik olarak sınanmak amacıyla oluşturulmayan ve doğru olduğu kabul edilen yargı ve genellemeler varsayım olarak adlandırılır. Bilimsel araştırmanın aşamaları şunlardır:
• Araştırma konusunun seçilmesi ve araştırma probleminin belirlenmesi
• Araştırma için uygun araştırma tipi, yöntem ve tekniklerin seçilmesi
• Araştırmanın evreninin belirlenmesi ve örneklem seçimi
• Veri toplama
• Veri analizi
• Bulguların yorumlanması ve rapor yazımı
Bilimlerin Sınıflandırılması
Bilim
Matematik Bilimler
Pozitif Bilimler
Matematik
Mantık
Doğa Bilimleri (Fen Bilimleri)
Sosyal Bilimler
Doğa Bilimleri ve Sosyal Bilimler
Bilim deyince insanların aklına hemen laboratuvarlarda mikroskoplar ya da deney tüpleriyle çalışan beyaz önlüklü bilim insanları gelir. Bunun nedeni bilimin genellikle biyoloji, fizik, kimya gibi doğa bilimlerini çağrıştırmasıdır. Oysa konuları doğa olayları değil, toplumsal olgular olsa da bilimsel araştırmaların ilkelerine ve aşamalarına uygun olan çalışmalar bilimsel nitelik taşırlar. Bununla birlikte, sosyal bilimlerle doğa bilimleri arasında bazı önemli farklılıklar da mevcuttur:
• Doğa bilimlerinde düşünceleri test etmek ve kanıtlamak için deney yapılabilir ve laboratuvar koşullarında sonucu etkileyecek diğer faktörler kontrol altında tutularak doğrudan bağımsız değişkenin bağımlı değişken üzerindeki etkisine odaklanılabilir
• Doğa bilimlerinde deney yapılabilmesi, gelecekte aynı koşullar söz konusu olduğunda ne olacağına dair kesin tahminlerin yapılabilmesini sağlar. Örneğin deneyle iki farklı kimyasalın belirli bir ısıda patladığını gözlemleyen bilim insanı, aynı koşullar altında bu kimyasalların yine patlamaya yol açacağını tahmin edebilir.
• Doğa bilimlerinde bilim insanı, incelediği nesnelere müdahalede bulunamaz ve onları etkileyemez. Örneğin bir biyologun mikroskopla incelediği organizmayı etkilemesi söz konusu değildir. Buna ek olarak, doğa bilimciler inceledikleri nesneleri araştırmaya katılmaya veya işbirliği yapmaya ikna etmek zorunda değildirler.
SOSYOLOJİK ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM VE TEKNİKLER
Sosyal Bilimlerde Temel Yaklaşımlar: Sosyal bilimlerde Pozitivist, Yorumlayıcı ve Eleştirel yaklaşım olmak üzere üç temel yaklaşım vardır. Bu üç yaklaşım dünyaya farklı bakış açılarını, yani toplumsal gerçekliğin farklı gözlenme, ölçülme ve anlaşılma biçimlerini yansıtır. Pozitivist yaklaşım, bilimin sadece tek bir mantığı olduğunu ve bir entelektüel etkinliğin ancak bu mantığa uyduğu takdirde bilim olarak kabul edilebileceğini ileri sürer. Başka bir deyişle, sadece tek bir bilimsel yöntem vardır, bütün bilimler bu yöntemi kullanır, sadece konuları değişiktir. Pozitivizm, gerçekliğin insanlardan bağımsız olarak var olduğunu savunur. Nasıl yerçekimi yasası insan etkinliğine, davranışına bağlı değilse ve insanlar onu keşfetmeden önce de vardıysa, toplumsal yasalar da insan etkinliğinden bağımsız olarak var olurlar ve keşfedilmeyi beklerler. Bu nedenle Pozitivist yaklaşım, sosyal bilimlerde doğa bilimlerinde uygulanan yöntemin kullanılmasını, doğa bilimlerinde nasıl doğal olgulara ilişkin genel geçer yasalar ortaya konmaya çalışılıyorsa, sosyal bilimlerde de insan etkinliklerini tahmin etmeye yarayacak genel geçer toplumsal yasaların ortaya konmaya çalışılması gerektiğini savunur Pozitivist yaklaşıma göre sosyal bilimin amacı genel yasaları ortaya koyabilmek için toplumsal olgular arasında insanlardan bağımsız olarak var olan nedensellik ilişkilerini açıklamaktır ve bu amaca ulaşmak için doğa bilimlerindeki deney ve gözlem gibi teknikler kullanılmalıdır Yorumlayıcı yaklaşım, doğal gerçekliklerle toplumsal gerçekliklerin aynı yöntemle incelenemeyeceğini savunur, çünkü doğal dünya insan etkileşiminden bağımsız olarak var olduğu hâlde, toplumsal dünya toplumsal ve kültürel ilişkilerle, insanların anlamlı ve amaçlı eylemleri ile kurulmuştur ve kurulmaktadır. Başka bir deyişle toplumsal gerçekler sabit, durağan değildirler, sürekli olarak kurulmaya devam etmektedirler, inşaları sürmektedir Eleştirel Yaklaşım, pozitivist yaklaşımın da yorumlayıcı yaklaşımın da bazı özelliklerini taşır. Pozitivizm gibi toplumsal gerçekliğin dışarıda keşfedilmeyi bekleyen bir gerçeklik olduğunu düşünür, ama pozitivizmden farklı olarak toplumsal gerçekliğin sosyal, politik, kültürel ve benzeri faktörler tarafından şekillendirildiğini savunur. Eleştirel yaklaşıma göre toplumsal gerçeklik zaman içinde değişir, onu sadece yüzeysel görünüşüne bakarak anlamak mümkün değildir. Bu yaklaşım toplumdaki değişim ve çatışma üzerinde, özellikle de toplumsal ilişkilerin örgütlenme tarzındaki çatışmalar ya da çelişkiler üzerinde durur. Sosyal bilimlerdeki üç temel yaklaşıma ek olarak, özellikle 1980’lerden beri yaygınlaşmaya başlayan Feminist ve Postmodern Yaklaşımın da üzerinde durmak gerekir. Feminist yaklaşım, feminist teorilere dayanan ve feminist bilince sahip olan araştırmacılartarafından benimsenen yaklaşımdır. Feminist araştırmaların amacı cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin toplumsal yaşamın her alanının içine işlemiş olduğunu göstermek ve ataerkil toplumsal yapı içinde güçsüz olan kadınları güçlendirmektir. Feminizm, Pozitivizmi erkek egemen bakış açısını yansıttığı için eleştirir. Toplumda baskın olan ataerkil kültürel değer ve inançlar ve erkek araştırmacıların çoğunlukta olmasının bir sonucu olarak feminist olmayan araştırmaların çoğunun cinsiyetçi olduğunu, bu araştırmaların erkeklerin deneyimlerini bütün insanlara genellediğini, erkeklerin sorunlarına odaklandığını ve cinsiyete dayalı rolleri kabul ettiğini ileri sürer.


Sosyal Bilimlerde Kullanılan Araştırma Yöntem ve Teknikleri
Sosyal bilimlerde, pozitivist ve yorumlayıcı yaklaşıma dayanan iki temel araştırma yöntemi vardır.
Nicel Araştırma Yöntem ve Teknikleri: Toplumsal dünyayı incelemek için doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin kullanılması gerektiğini savunan Pozitivist yaklaşıma dayanan araştırma yöntemi nicel yöntemdir. Nicel yöntemle yürütülen araştırmalar tümdengelim ilkesi doğrultusunda teori ve hipotezlerle başlar, kavramlar kesin olarak ölçülebilir değişkenler hâline getirilir, veri toplama araçları ayrıntılı olarak belirlenir ve veriler kesin ölçümlerle toplanır. Toplanan veriler istatistiksel yöntemlerle analiz edilir ve değişkenler arasındaki ilişkiler ortaya konarak araştırmanın başlangıcında öne sürülmüş olan hipotezler sınanır. Nicel araştırmalarda kullanılan veri toplama teknikleri yapılandırılmış (denetimli) gözlem, anket, yapılandırılmış (denetimli) görüşme, deney, yarı-deney ve surveydir.
• Yapılandırılmış (denetimli) gözlem
• Anket
• Yapılandırılmış görüşme
• Deney
• Yarı-Deney
• Survey
Nitel Araştırma Yöntem ve Teknikleri: Toplumsal eylemlerin ancak anlaşılıp yorumlandıktan sonra soyut olarak açıklanabileceğini savunan Yorumlayıcı yaklaşıma dayanan araştırma yöntemi, nitel yöntemdir. Nitel araştırma yönteminin uygulandığı araştırmalarda sosyal olgular içinde bulundukları sosyal bağlam içinde değerlendirilir, olgular arasındaki nedensel ilişkileri açıklamak yerine sosyal eylemin arkasındaki nedenleri, sosyal aktörlerin bakış açılarını anlamak ve yorumlamak amaçlanır. Başka bir deyişle nitel araştırmaların amacı, insanların doğal ortamlarında anlamı ve sosyal gerçekliği nasıl oluşturduklarını anlamak, sosyal olguları derinlemesine ve ayrıntılı bir şekilde betimlemek ve sosyal olgu ve olayları ve aralarındaki karmaşık ilişkiyi kendi bağlamı içinde yorumlamaktır. Nitel araştırmalarda veriler derinlemesine görüşme, odak grup görüşmesi, yapılandırılmamış (denetimsiz) gözlem, yarı-yapılandırılmış gözlem, yaşam öyküsü, sözlü tarih, örnek olay incelemesi, doküman incelemesi gibi yollarla toplanır. Nitel araştırmalarda kullanılan veri toplama araçları standartlaştırılmamış araçlardır.
Derinlemesine görüşme, örneklemdeki kişilerin araştırma problemiyle ilgili düşünce, görüş ve deneyimleriyle ilgili bilgi toplanmak istendiğinde kullanılan, az sayıda insanla görüşülüp çok ayrıntılı ve derinlemesine bilgi elde edilmeye çalışılan ve standart bir görüşme formunun kullanılmadığı bir veri toplama tekniğidir.
Odak grup görüşmesi, araştırmacı tarafından belirli kriterlere göre seçilerek, önceden belirlenmiş bir konuyu tartışmak üzere bir araya gelmiş olan bir grup insanla yapılan ve standartlaştırılmış veri toplama araçlarının kullanılmadığı görüşmelerdir.
Yapılandırılmamış (denetimsiz) gözlem, gözlem çizelgesi gibi standart bir veri toplama aracının kullanılmadığı gözlemdir. Yapılandırılmamış gözlem, katılımcı ve katılımsız olmak üzere ikiye ayrılır. Araştırmacının çalıştığı konuyla ilgili kültürün içine girip gözlemlediği grubun bir parçası olmaya çalıştığı gözlem katılımcı gözlem olarak, araştırmacının gözlemlediği grubun bir üyesi hâline gelmediği, araştırmacı kişiliğini koruduğu ve gözlem konusunu dışarıdan gözlemlediği gözlem tekniği ise katılımsız gözlem olarak adlandırılır.
Yarı-yapılandırılmış gözlem, önceki çalışmalarda ortaya çıkan davranışların tekrarlanıp tekrarlanmadığını gözlemeye yönelik olan, genellikle bir gözlem formunun kullanıldığı gözlemdir
Yaşam öyküsü, bir araştırma probleminin taşıyıcısı olan bireylerin bir birim olarak ele alınması ve yaşam süreçlerinin ince ayrıntılarına inilerek ilgilenilen olgu ya da olayın somut bir içerik ve bir örnek olay üzerinde araştırılmasıdır (Sencer ve Sencer, 1978:248).
Örnek olay incelemesi (Vaka çalışması), sosyal olgu ya da olayın kendi bağlamı içinde, çeşitli veri toplama teknikleriyle bilgi toplanarak empirik ve bütüncül olarak incelenmesidir. Örnek olay çalışmalarında nicel ya da nitel veri toplama teknikleri kullanılabilir, ama derinlemesine inceleme yapmayı içerdiği için genellikle nitel veri toplama tekniklerinden yararlanılır (Walliman, 2006:45-46).
Doküman incelemesi, araştırma konusu hakkında bilgi içeren kitaplar, gazete ve dergiler, raporlar, kayıtlar, yazışmalar, yönergeler, tutanaklar, günlükler, hatıratlar, özel mektuplar gibi yazılı materyallerin uygun çözümleme teknikleriyle çözümlenmesidir
Yöntemsel Çoğulculuk: Nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin iki farklı görüş vardır. Birinci görüşe göre farklı yaklaşımlara dayandıkları ve bu yaklaşımların dayandıkları felsefi varsayımlar farklı olduğu için nicel ve nitel araştırma yöntemleri bir arada kullanılamaz. İkinci görüş ise nicel ve nitel araştırma yöntemlerini, bilgi toplamanın iki farklı yolu olarak görür ve bütünleştirilebileceklerini savunur. Bu görüşe yöntemsel çoğulculuk adı verilir. Yöntemsel çoğulculuğu benimseyen araştırmacılar öncelikli olarak bu yöntemlerden birini benimseyebilir, bununla birlikte bulgularını desteklemek ya da yorumlarını güçlendirmek için diğer yöntemin veri toplama tekniklerini de kullanabilirler
Sosyoloji Araştırmalarında Sorulan Soru Türleri
Olgusal Soru
Ne oldu?
1980’lerden beri İngiltere’de okullarda kızlar oğlanlardan daha başarılı eğitimsel sonuçlara ulaşmaktalar.
Karşılaştırma Sorusu
Bu her yerde oldu mu?
Bu küresel bir olgu muydu yoksa sadece
İngiltere’de ya da İngiltere’nin belirli bir bölgesinde mi oldu?
Gelişimsel Soru
Bu zaman içinde tekrarlandı mı?
Kızların eğitimsel başarılarının zaman içindeki örüntüleri nelerdir?
Teorik Soru
Bu olgunun altında yatan nedir?
Okullarda kızlar neden daha iyi bir performans gösteriyorlar? Bu değişmeyi açıklamak için hangi etkenlere bakmalıyız?



Özetin tamamı için tıklayınız.
AÖF Artık çok kolay!

10 Aralık 2013 Salı

MALİYE POLİTİKASI-I MLY403U-KISA AÖF DERS ÖZETİ - 2013 KREDİLİ SİSTEM ÇAN EĞRİSİNE UYGUN


1. Ünite – Maliye Politikası: Kavramlar, Etkinliği ve Sınırları

KISA TARİHSEL SÜREÇ
Klâsikler ve neo-klâsikler döneminde tanımlanan mikro ve makro amaçlar, ekonomik denge koşulları veri alt-yapı üretim ilişkileri bağlamında oldukça uygun şekilde sağlandığından, sistem mekanizmalarına bırakılmış idi. Böylece, henüz belirgin olarak makroekonomi anlayışının oluşmadığı birinci dönem maliye politikasını, tanımlayıcı ve pasif yaklaşım olarak görebiliriz. 1929 Büyük Buhran’ını izleyen dönemde, Keynes’in teorik görüşleri üzerinde yükselen ve makroekonomi alanının belirgin şekilde oluşum ve gelişimine yol açan maliye politikasını, hem ekonomik işleyişlerin algılanma hem de iradi müdahale biçimleri açılarından makroekonomi ve maliye politikasının ikinci aşaması olarak görebiliriz. Bu dönemin sonuna doğru, bir yandan küreselleşme akımı, diğer yandan da ekonomik krizler döneminin sonlandığı düşüncesi doğrultusunda önemini oldukça yitiren maliye politikası yaklaşımını sürecin üçüncü aşaması olarak niteleyebiliriz. Ancak, 2008 yılında baş gösteren üçüncü derin kapitalist krizle yoğun devlet müdahalesi anlamında maliye politikası uygulaması dördüncü aşamada yeniden tarih sahnesine dönmüş gözükmektedir. Gelişmiş merkez kapitalist ekonomilerde yoğun kamu müdahaleleri ile belirsiz bir süre için tarih sahnesinde yeniden yerini almış olan maliye politikası uygulamasını sürecin yeni bir aşaması olarak nitelemek mümkündür. Sermayenin devinim süreci içinde değişen alt-yapı üretim ilişkileri, klâsik dönemin rahat işleyen ekonomik süreçlerine olanak sağlamadığı sürece kamusal müdahalelerden, dolayısıyla maliye politikası uygulamasından uzaklaşmanın mümkün olmadığı görülmektedir. Söz konusu müdahalelerin yönünün ise toplumda ekonomik çıkar çatışması içinde davranış sergileyen farklı sınışarın güç dengelerine göre şekilleneceği açıktır.

KLASİK YAKLAŞIM
Ekonomik düşüncenin gelişiminde ve yazınında temel yaklaşım olan denge fikri, ekonominin iç ve dış dengeleri olarak analiz edilir. İç denge kavramı fiyat istikrarı ve istihdam, dış denge kavramı ise cari denge olguları üzerine oturtulur. Klâsik ve neo-klâsik dönem ekonomistleri, dönem koşullarına da dayandırdıkları varsayımlarla, sistemin işleyişinin otomatik dengeye yönelik olduğunu savunmuş, bundan dolayı ekonomiye devletin dışsal müdahalelerinin yerinde ve yararlı olmayacağı sonucuna ulaşmışlardır. Klasik dönem ekonomi anlayışında tüm kural ve koşullarıyla piyasa varsayımı esastır. Bu varsayımda tüm piyasalarda tam rekabete yakın işleyiş koşullarının varlığı ileri sürülmüştür. Bu iddialar zamanın koşullarına da uygundu. Klasik dönemde faktör ve ürün fiyatlarında tam esneklik ve sektörler arası geçişlilik söz konusu idi. İhtisaslaşmanın henüz oluşmadığı ve emek piyasalarında örgütlülüğün ortaya çıkmadığı klasik dönemde fiyatlar yolu ile hem ürün hem de faktör piyasalarında denge sağlanabilirdi. Günümüzde görülen fiyat katılıkları ve sektörler arası geçişsizliklerin söz konusu olmadığı klasik dünyada, hiçbir devlet müdahalesine gerek kalmadan piyasaların iç ve dış ekonomik dengeyi sağlamada başarı olacağı savunulmuş, sistem de bu yönde çalışmıştır.

Klâsik dönem ekonomisi nispi fiyatlar mekanizmasına dayandırılmıştır. Klâsiklere göre paranın iki işlevi vardır; birinci işlevi ürün ve faktör piyasalarında değişim aracı olması, ikinci işlevi ise servet biriktirme aracı olmasıdır. Klâsik ve neo-klâsik ekonomi temsilcilerince faktör piyasalarının otomatik mekanizmaları sadece istihdamı sağlamada etkili olmakla kalmayıp, gelir dağılımı konusunda da etkili sonuç ortaya koyarak faktör paylarının hakça oluşumunu sağlayacağı savunulmuştur. Faktör paylarının birbirine yakınlaştırılması da, yine faktörlerin sektörler arasındaki geçişliliği ve ücret düzeyinin esnekliğine bağlanmıştır. Farklı sektörlerde aşırı ücret farklılığının ortaya çıkması durumunda, düşük ücretli sektörde çalışan emek gücü zamanla yüksek ücret ödenen sektöre geçiş yaparken, düşük ücretler yükselme, yüksek ücretler ise gerileme içine girerek faktör getirileri birbirine yaklaştırılacak, böylece gelir dağılımında da nispi adalet sağlanmış olacaktır. Bu durumda, ekonomiye herhangi bir dış müdahalenin, ücret esnekliğini bozacağından, sistemin etkin çalışmasını engelleyeceği ileri sürülmüştür. Klâsik görüşe göre, ekonomilerin büyüyebilmesinin koşulu tasarruftur. Tasarruf yatırımı beslediği sürece hem üretim esnasındaki yıpranma ve aşınma maliyetlerini karşılar, hem de ekonominin gelişmesi için gerekli yatırımlara kaynak oluşturur.
Klâsik görüşün denge algılaması burada da karşımıza çıkar. Şöyle ki, ekonomik dengenin sağlanması açısından yatırımın tasarrufa eşit olması gerekmektedir. Klâsiklere göre, yatırım ile tasarruf arasındaki denkliği faiz oranı sağlar. Yatırım ile tasarruf arasında eşitliği sağlayan fiyat olarak faiz oranı, zamanlararası kaynak dağılımında optimum koşulu sağlayan bir tür fiyat olarak çalışır.

KEYNESYEN YAKLAŞIM
1929 Büyük Buhran’ın merkez kapitalist ekonomilerde oluşturduğu ekonomik kriz yoğun işsizlik yaratarak derin sosyal sorunlara yol açtı. Gerek ABD’de gerekse Avrupa ülkelerinde milyonlarca işçi işsiz kaldı ve sefalete sürüklendi. Bu dönemde gelişmiş merkez kapitalist ekonomilerde yaşanan işsizlik gelişmekte olan ekonomilerde görülen yapısal işsizlik niteliğinde olmayıp krizin neden olduğu ve o dönemedeki ileri kapitalist ekonomilerde görülmeyen ekonomik durgunluğun yol açtığı işsizlik idi O döneme dek klâsik ve neo-klâsik ekonomistlerin ağızlarından düşürmediği piyasa işleyişinin otomatik olarak ekonomik dengeyi sağlayacağı, oluşabilecek herhangi bir dengesizliğin dahi piyasa süreçlerince ortadan kaldırılacağı görüşü 1929 Büyük Buhranı ve oluşturduğu sonuçlarla geçerliliğini yitirdi. Serbest piyasa kuralı olarak bilinen “laisses faire, laisses passe” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) görüşü böylece yaşanan gerçeklerle yıkılmış oluyordu. Diğer bir husus da, kapitalist dünyada yaşanan 1929 Büyük Buhran’ının yanında, kapitalistlerin 1917 Sovyet Devrimi ile oluşan sosyalist sistem nedeni ile aşırı tedirginlik yaşıyor olmasıdır. Sovyet Devrimi’ne karşı mücadele yapma durumunda olan kapitalist dünyanın derin kriz ve işsizlikle sarsılması komünizmin lehine bir gelişme olarak görüldü. Büyük Buhran Marksizm’in kapitalist sistemin kaçınamayacağı krizler sonucunda son bulacağı görüşünü haklı çıkarır bir görüntü sergiliyordu.

1914-18 yıllarında bir büyük dünya savaşı geçirmiş ve 1929’da da derin bir krize girmiş olan kapitalist dünya, komünist bir devletin de kurulmuş olduğu bir dönemde bu krizden hızla çıkmanın yollarını aramak durumunda idi. İşte, Keynes böyle bir ortamda, sistemin kurtarıcısı olarak devreye girmiş ve böylece de maliye politikası kavramı ve uygulaması, sonraki dönemlerde alternatif görüşlerle günümüze dek sürmüştür. Keynes’e göre, mikroekonomi düzeyinde dengenin sağlandığı ve yatırım tasarruf eşitliğinin oluşturulduğu denge durumunda tam istihdam sağlanamıyor olabilir. Tam istihdamın sağlanamamasının genel nedeni, klâsiklerin aksine, fiyat ve ücret sertliğine bağlı olarak işsizlik koşulunda ücretlerin geriletilmesinin mümkün olmaması (kaldı ki ücretlerin geriletilmeside arzu edilmemektedir), çünkü ücret baskılamasının talep kısılması yoluyla, milli geliri daha da gerileteceği düşüncesidir. Bu durumda, işsizlik durumunda ücret ayarlamaları ile istihdamı yükseltmek mümkün olmamaktadır. Eksik istihdam koşulunda da klâsiklerin iddia ettiği gibi rekabetçi piyasanın dengeyi sağlaması söz konusu olmayacağından Keynesyen sistemde toplam talebin yükseltilmesi işlevi devlete verilir.. Keynes’e göre, devletin ekonomiye müdahalesi sistemin işleyişini bozmayıp tersine, tam istihdamı sağlayıcı işlev görür. Tam istihdamın sağlanmasına yönelik olarak kamu talebi ile destekli toplam talebe efektif talep adı verilir. Tam istihdamı sağlayan efektif talep, özel kesimin tüketim ve yatırım harcamaları toplamı ile kamu kesiminin tüketim ve yatırım talebi toplamından oluşur. Keynesyen teorinin çok önemli diğer bir yaklaşımı da para hakkındaki görüşleridir. O döneme gelene dek paranın, işlem aracı ve servet saklama aracı olarak iki işlevi var iken paraya üçüncü işlev olarak spekülatif işlev verilmiştir. Paranın spekülatif işlevi, paranın da diğer metalar gibi kendi değişim değeri olan bir meta olarak algılanmasını ve işleme sokulmasını açıklar.Spekülatif para talebinin para arzı ile kesiştiği noktada piyasa faiz oranının belirlendiği şeklindeki Keynesyen görüş, tasarruf ve yatırım fonksiyonlarının faiz oranını belirlediği klâsik görüşten farklı olarak, dönemin parasal ve borsa işlevlerini açıklamada geçerli teorik yapıyı oluşturmuştur.

MONETARİST YAKLAŞIM
Keynesyen teorinin uygulanması bir süre kapitalist ekonomilerde sistemin rahat işlemesini sağlamıştır. Hatta sonraları önde gelen monetarist ekonomistler arasında sayılacak olan Milton Friedman bile 1963 yılında Keynesyen görüşlere sahip olduğunu söyleyebilmiştir. Ancak ABD ekonomisinde zamanla yükselen ekonomik sorunlar ve yaşanan konjonktür hareketlerinin yanında yükselen enflasyon, başta Milton Friedman olmak üzere, bir kısım ekonomistleri Keynesyen görüşlerden uzaklaşmaya itmiştir. Monetarist (parasalcı) olarak anılan bu görüş mensupları Keynes’in ekonomiye aktif müdahale fikrinin yanlış olduğunu, Keynesyen görüşe tam ters olarak, müdahalenin olmadığı durumda ekonominin kendi dengesini sağlayacağı fikrini savunmuşlardır.
Monetarist görüş yanlıları, para ile reel ekonominin işleyişi arasındaki ilişkiyi klâsik görüş yanlıları kadar tarafsız görmemekle beraber, para arzının reel ekonomi üzerindeki etkisinin Keynes’in savunduğu kadar etkili ve güçlü olduğunu da kabul etmemişlerdir. Monetaristler, ekonomik istikrarın sağlanabilmesi açısından para arzının üretim artışı ile sabit oranda tutulması gerektiği fikrini ileri sürmüşlerdir. Üretim artışına koşut olarak para arzı devamlı olarak belirli bir oranda artırılabileceği gibi, işsizlikle mücadele açısından hassas ayar (fine tuning) mekanizması olarak da kullanılabilir

Monetarist yaklaşım taraftarlarına göre Keynesyen genişletici önlemler ancak kısa dönemde etkili olabilir, uzun dönemde sistem eski durumuna döner. Örneğin, para tabanının genişletilmesi ilk anda ekonomide talebi yükselterek, istihdam olanaklarını yükseltebilmekle beraber, bir süre sonra ücretlerin de yükselmesine yol açarak, ekonomiyi daha yüksek fiyatlar düzeyinde reel olarak eski konumuna getirir. Ekonominin doğal dengesinden ancak kısa dönemde sapabileceği, uzun dönemde daima doğal dengesinde kalacağı görüşü Milton Friedman tarafından ileri sürülen doğal işsizlik olgusu ile açıklanır. Friedman’a göre doğal işsizlik, emek verimlilik artışının sıfır ve ortalama reel ücret haddinin sabit olduğu, sonuçta fiyat düzeyinin de sabit kalabildiği koşuldaki işsizlik oranı olarak tanımlanır. Bu tanımlama çerçevesinde, para tabanının genişletilmesi ve talep yükselişi yoluyla işsizliğin azaltılabileceği mümkün görülmemektedir. Çünkü para tabanının genişletilmesi ve talebin yükselişi sonucunda, ilk etki olarak, işveren ve işçilerin asimetrik fiyat algılamasına bağlı olarak üretim ve istihdam yükseliyor olabilir

SON DÖNEM YAKLAŞIMLARI
Keynesyen görüşler ve uygulamaların ekonomik dalgalanmaları ortadan kaldırmada yetersiz kalması ve geliştirilen monetarist görüşlerin de özellikle 1970’lerde ve sonrasında yaşanan ekonomik dalgalanmaları ve fiyat artışlarını tam olarak açıklayamaması karşısında ekonomistler her iki temel yaklaşımdan da yararlanarak, farklı görüşler geliştirmişlerdir. Ekonominin mikro temellerini araştırmaya yönelik talep yanlı bu görüşlerden bazıları; Yeni Klâsik görüşler, Yeni Keynesyen görüşler ve Post Keynesyen görüşlerdir. Son dönemlerde neo-liberal akımla talep yanlı politikaların karşıtı olarak arz yanlı politikalar da teori alanında ve uygulamada yerini almıştır.

Yeni Klâsik Akım: Robert Lucas, Frederic Miskin ve Edward Prescott gibi isimlerin temsil ettiği yeni klasik akım taraftarlarına göre, fiyat ve ücretlerin tam esnek varsayımı altında toplam arz fonksiyonu çeşitli nedenlere dayalı olarak oluşan şoklardan etkilenir. Şoklar, ekonomik aktörlerin yetersiz bilgiye sahip olmalarından kaynaklanıyor olabileceği gibi, teknolojik gelişmelerden de ileri gelebilir.
Yeni klâsik akım taraftarlarının en temel varsayımına göre ekonomik birimler çıkarlarını ençoklaştırıcı yönde davranış gösterirler. Bu amaca yönelik olarak bireyler tüm bilgilere ulaşmayı ve kararlarını bu bilgilere göre almayı hedeflerler. Yeni klasik akım taraftarlarına göre bireyler davranışlarını rasyonel beklenti ile oluşturdukları kararlarla gerçekleştirirler. Bireylerin yararlarını ençoklaştırıcı davranış doğrultusunda tüm bilgilere ulaşarak yaptıkları rasyonel beklenti sonucunda aldıkları kararların piyasadaki sonuçları tüm piyasaların dengeye gelmesine (piyasaların temizlenmesine) yol açar. Piyasaların dengeye gelmesini sağlayan unsurlar, ücret ve fiyatların esnek olmasıdır. Ücret ve fiyat esnekliği ekonomik aktörlerin rasyonel davranışlarının doğal sonucudur. Şöyle ki, iradi olarak işsiz kalmayı tercih etmeyen her birey işsiz kaldığı durumda daha düşük ücrete razı olarak ücretlerde esneklik sağlama yolunu açar. Aynı şekilde, ürününü satamayan her birey daha ucuz fiyata razı olarak fiyat esnekliği oluşumuna neden olur ve böylece ürününü satar. Bu görüşe göre, ücret ve fiyat esnekliği sadece piyasaların dengeye gelmesinde önemli olmamakta, aynı zamanda bireylerin çıkarlarının da en üst düzeye çıkmasına neden olmaktadır

Yeni klâsiklere göre ekonomilerde görülen dalgalanmalar hükümetlerin almış olduğu bazı kararların bireyler tarafından rasyonel beklenti modellerine alınmamış olmasıyla oluşturulan yanlış davranışların sonucu olarak gelişir. Aksi durumda, hükümetlerin karar değişikliği yapmadığı veya ekonomiye müdahale etmediği durumlarda ekonomilerde istihdam veya gelir dalgalanmaları oluşmaz. Ekonominin istikrarda tutulabilmesi için hükümetlerin aktif politikalarla ekonomilere müdahale etmeyip istikrarlı politikalar yürütmesi gerekir.

Yeni Keynesyen Akım: Ekonomik dalgalanmalara son dönemlerde verilen yanıtlar arasında diğer bir akımı da başlıca temsilcileri G. Mankiw, J.Yellen, G. Akerlof, D. Carlton ve J. Stiglitz gibi ünlü isimler olan yeni Keynesyen akım oluşturmaktadır. Bu akımın temel dayanağı ücretler ve fiyatların katılığı ve yaşanan şoklar karşısında bu katılığın oluşturduğu dalgalanmalardır. Bu alandaki açıklamalara göre ücret ve fiyat katılığı talep fonksiyonundaki bir şokun reel üretim ve istihdam üzerinde doğrudan etki oluşturmasıdır. Şöyle ki, bir talep şoku karşısında ücret ve fiyat katılığı kârları yükselterek üretimi ve istihdamı kamçılayacaktır. Bu yaklaşımda ücret ve fiyat yapışkanlığına yol açan bir dizi neden sayılmıştır. Bu nedenlerden biri ücret sözleşmelerinin ani ve sık değişmeyip, genellikle uzun dönemler için yapılıyor olmasıdır. Çoğu gelişmiş ekonomilerde ücretler birkaç yıllık dönemler için yapılmaktadır. Ara dönemlerde ayarlamaların da yapıldığı ücret ayarlamalarında genel fiyat artışlarında geçmiş dönem ölçüt alınarak, yükselen enflasyonlarda ücretler fiyat artışlarını geriden izleyici bir katılık gösterir.

Post Keynesyen Akım: Ekonomik dalgalanmaları açıklamaya çalışan son dönem akımlar arasında yer alan post Keynesyen akım bireylerin ve firmaların rasyonel davranış kalıplarını dışladıklarından ekonomistler arasında fazla rağbet görmemişlerdir. Eklektik bir yapı sergileyen post Keynesyen görüş ekonomik dalgalanmaların nedeni olarak birtakım açıklamalarda bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi ve ekonominin işleyiş dinamikleri nedenine dayanan açıklama, ücret ve kâr farklılığının zamanla açılması ve buna bağlı olarak yatırım ve tüketim dengesizliğinin oluşmasıdır. Bu akım içinde ekonomik dengesizlik nedeni olarak getirilen bir başka açıklama da talebin fiyat değişikliklerinden kaynaklanan ikame etkisinden çok gelir etkisi altında olduğu şeklinde gelişmiştir. Bu nedenle, Joan Robinson gibi bazı ekonomistler gelir dağılımı mücadelelerinin çağdaş ekonomik sorunların açıklanmasında önemli olduğunu düşünmüşlerdir.

Neo-liberal Akım: genelde Keynesyen ve monetarist ana görüşler etrafında şekillenmiş görüşler toplam talep üzerinde yoğunlaşmışlardır. Son dönemlerde kapitalizmin sıkışan kâr oranı sorununa yanıt olarak arz-yanlı politikalar da geliştirilmiştir. 1976 yılında Wirginia Üniversitesi profesörlerinden Herbert Stein tarafından ortaya atılan arz-yanlı görüşlerin maliye politikası bağlamındaki önemi, Keynesyen talep-yanlı görüşlere karşıt olarak, üretim ve istihdamın arz fonksiyonu üzerindeki faktörler tarafından belirlendiği savıdır. Arz faktörü üzerinde etkili temel görüş özel kesimin kamu kesimine göre daha verimli olduğu, bu nedenle vergi vs gibi ağır kamu yükümlülükleri ile engellenmek yerine, teşvik mekanizmaları ile desteklenmesi gerektiği iddiasına dayanır.

MALİYE POLİTİKASININ AMAÇLARI
Maliye politikasının amaçları ekonomide iç ve dış dengenin sağlanmasıdır. Aşağıda bu iki dengenin sağlanması konusu ayrı ayrı ele alınmaktadır.
İç Ekonomik Dengenin Sağlanması: İç ekonomik dengenin sağlanması konusu statik ve dinamik olarak iki alt bölüme ayrılır. İç istikrar alanı statik olarak fiyat istikrarı ve istihdam konularını kapsar. Fiyat istikrarı konusu, ekonominin enflasyonist ve deflasyonist eğilimlerden uzak tutulmasını sağlayan maliye politikası önlemlerini kapsar. Gerek enflasyon gerek deflasyon mutlak fiyat hareketleri ile ilgili olgu ve kavramlar olmakla beraber, kaynak ve gelir dağılımı açılarından önemi, söz konusu mutlak fiyat hareketlerinin, klâsik görüşün aksine, nispi fiyatlar üzerinde de etkili olarak ekonomide statik ve dinamik gelir ve kaynak dağılımını bozuyor olmasından ileri gelmektedir. Fiyat istikrarına yönelik maliye politikası aracı olarak bütçe gelir ile giderleri arasındaki farkın ayarlanması dikkate alınır.
Denk bütçe uygulaması çarpan katsayısı ile ekonomide genişletici etki yaratıyor olmakla beraber, fiyat istikrarının sağlanması açısından asgari gereklilik olarak görülürken, enflasyon durumunda fazla veren bütçe, deflâsyon ya da durgunluk dönemlerinde ise açık veren bütçe devreye sokulabilir. Görüldüğü gibi buradaki mantık, Keynesyen Y = C + I + G eşitliğinde parasal gelir düzeyinin ayarlanmasında kamunun elindeki en etkili iradî seçeneğin G şıkkı olduğudur. Deflasyonist eğilimlerde açık bütçe yolu ile kamu otonom yatırımlarının yükseltilmesi çarpan etkisi ile gelir düzeyini yükseltir ve ekonomiyi durgunluktan çıkartır. Tersi durumda da kamu yatırımları ve harcamaları kısılarak ekonomide toplam harcamalar kısılır ve gelir düzeyi geriletilerek, enflasyonist eğilim frenlenir

Dış Ekonomik Dengenin Sağlanması: Maliye politikası araçları dış ekonomik dengelerin sağlanmasında da farklı yönlerde etkili olur. Dış ekonomik denge kavramı ile cari dengenin sağlanması, yani dış ekonomilerden sağlanan kazançların dış ekonomilere yapılan ödemelere eşit olması anlaşılır. Cari denge içinde ithalat ve ihracat hareketlerini kapsayan ticaret dengesi yanında, sermaye hareketlerinin de kapsandığı para hareketleri bulunur. Ticaret hareketleri döviz kurunun etkisi ile şekillenirken sermaye hareketleri faiz oranının etkisi altındadır. Bu durumda, dış denge, iç ekonomik gelişmelerin döviz kuru süzgecinden geçişine göre şekillenir. Bu süreçte kamu otoriteleri tarafından saptanan sabit veya piyasanın belirlediği esnek kur sistemleri ile arada uygulanabilenyarı esnek ya da katlı kur sistemlerine göre dış denge şekillenir. Maliye politikası araçları ile iç ve dış dengenin aynı anda sağlanması çoğu durumda söz konusu olamaz. Bazı durumda iç denge dış dengenin bozulması pahasına sağlanıyor olabilir

MALİYE POLİTİKASININ ARAÇLARI
Maliye politikası kamu bütçesi çerçevesinde gerçekleştirilen kamu harcama ve gelir kalemleri ve bu kalemler arasındaki denge ya da dengesizlik koşulları yoluyla gerçekleştirilir. Genel olarak yaklaşıldığında ekonominin dengede olduğu durumda ilke olarak denk bütçe uygulanırdenk bütçenin ekonomi üzerindeki etkisi tarafsız olmayıp, genişleticidir. Ancak böylece oluşturulan genişletici etki enflasyonist olarak kabul edilemez. Enflasyonist koşullarda fazla veren, deflasyonist ya da durgunluk koşullarında ise açık veren bütçe uygulaması standart uygulama olarak kabul edilmekle beraber, özellikle enflasyonist koşullarda fazla veren bütçe uygulaması politik olarak rahatlıkla gerçekleştirilebilir bir durum olarak görülemez. Bunun bir nedeni, bütçede maaş ve sair bazı ödemelerin tahdidi ödenek adı verilen fasıldan yapılması ve bunların değiştirilmesinin siyasi dirençle karşılaşmasıdır. İkincisi, kamu yatırımları gibi esnekliği daha yüksek olan harcamalarda kısıntıya gidilmesinin ilk aşamada olumlu etki yapmasına karşın uzun dönemde kapasite kısıntısı oluşturabileceğinden ya da gerekli kapasite artışını engelleyeceğinden enflasyonla mücadelede önemli bir alanın elden kaçırılmasına neden olabilmesidir. Tarihsel olarak Keynesyen teorik yapı eksik istihdam koşulu üzerine inşa edilmiş olduğundan, bu koşulda bütçe ayarlamalarının gerçekleştirilmesi siyasi olarak enflasyonist dönemlerdekine göre daha kolay ve işlevseldir.

MALİYE POLİTİKASININ ETKİNLİĞİ VE SINIRLARI
Maliye politikasının bir ekonominin toplam gelir ve istihdam düzeyini etkileyebileceği kabul edildiğinde bu etkinin nasıl ölçülebileceği konusu önem kazanmaktadır. Ayrıca yine maliye politikası belirlenen amaçlara ulaşmak için uygulanırken gerçek hayatta bazı sınırlamalarla karşı karşıya kalınmaktadır.
Maliye Politikasının Etkinliği: Maliye politikasının etkilerinin ölçülmesi, maliye politikası araçlarının milli gelir üzerindeki etkileri ile milli gelirdeki değişimlerin maliye politikası araçları üzerindeki etkilerinin karşıtlığı nedeniyle oldukça karmaşık bir meseledir. Bu meselenin çözümü bütçe kalemlerinin bütçe hacmi ve sonuçları üzerindeki etkilerinin anlaşılması ile olasıdır. Şöyle ki, vergiler bütçe fazlası yaratma eğilimine, kamu harcamaları ise bütçe açığı oluşturma ya da bütçe fazlasını azaltma etkisine sahiptir. Ancak, bütçe fazlası veya açığı sadece bu değişkenlerdeki oynamalardan değil, özel kesimdeki harcama değişikliklerinden de etkilenebilir.


Maliye Politikasının Sınırları: Ortodoks Keynesyen maliye politikası ekonomiye genel ve makro düzeyde bakan bir niteliktedir. Bu niteliği ile maliye politikası mutlak fiyat artışları veya azalışları üzerinde etkili olabilecek araçlar barındırdığı halde, bir veya birkaç sektörde görülebilen fiyat artış veya azalışlarına, yani nispi fiyat değişmelerine karşı selektif araçlara sahip bulunmamaktadır. Ekonomide bir sektörde görülen fiyat artışları ya da fiyat katılıkları makro politikalarla önlenemez. Ücretlerdeki bir artışın neden olduğu üretim kısılması ve işsizliğin yükselmesi karşısında iradî genişletici maliye politikası sorunu çözemeyeceği gibi, enflasyonist etki de oluşturabilir. Maliye politikası, ekonomide sorunların tanınması ve politikaların uygulanarak sonuç alınması konularında zamanlama sorunu ile de karşı karşıyadır. Ekonomide yaşanan bir makro sorunun zamanında tanınması ve gerekli maliye politikası önleminin uygulamaya konulması durumunda dahi sonuç alınması bir süre alabilir. Bu süre zarfında ekonominin kendi dinamikleri ile bir değişim ve iyileşme görülürse, bunun üzerine oluşacak maliye politikası önlemi sorunu çözmek yerine daha da büyütüyor olabilir

Özetin tamamı için tıklayınız.
AÖF Artık çok kolay!

9 Aralık 2013 Pazartesi

TÜRK İDARE TARİHİ HUK403U -KISA AÖF DERS ÖZETİ - 2013 KREDİLİ SİSTEM ÇAN EĞRİSİNE UYGUN

1.Ünite— Eski Türklerde Yönetim Yapısı

ORTA ASYA: YAŞAM VE COĞRAFYA
Dünyanın yaşının 4,5 milyar yıl, insanoğlunun yeryüzü üzerindeki serüveninin ise 50 bin yıl kadar (cromagnon insanı) olduğu düşünülürse ilk örgütlü toplumların mazisinin çok daha yeni (yaklaşık 5000 yıl) olduğu ileri sürülebilir. Ünitemiz boyunca işleyeceğimiz ve tarihimizdeki ilk yönetim yapılarının temelini atan göçebe devletler, günümüzden hemen hemen üç bin yıl önce Çin, Hindistan ve İran gibi tarım toplumların sınırlarında görülmüş ve kayıtlara geçirilmiştir. Göçebe çobanlık, Eski Türklerin hem yaşam biçiminin hem de geçim kaynağının esasını oluşturmaktaydı. Söz konusu ekonomik-toplumsal yapının yüzyıllarca sürmesinin en önemli nedenleri arasında; toplumu bir arada tutan gelenekler en başta gelmek üzere birçok iç dinamik etmen bulunmaktaydı. Öte yandan, çevre toplumlar tarafından baskılı bir şekilde arkasında durulan ekonomik iş bölümü ve İpek Yolu’nun denetimi gibi ögelerin yer aldığı dış dinamikler de önemli bir yer tutmaktaydı. Mübadele kadar devlet yapısı üzerindeki en önemli belirleyici, coğrafyaydı. Yaklaşık üç bin kilometrelik bir alan boyunca uzanan bozkır, yine de pek çok yerde yerini farklı ama daha az çetin olmayan yer şekillerine bırakmaktaydı. Örneğin Ural-Altay dağ silsileleri, Takla Makan ve Gobi çölleri sadece insanların değil devlet gibi büyük organizasyonların dahi imkânlarını kısıtlamaktaydı. Bozkır toprağının tarıma elverişsizliği, coğrafya insanının hayvancılıkla uğraşmasını kaçınılmaz kılmıştır. Ancak iklimsel koşulların değişkenliği ve hayvanlar için gerekli çayırlık alanların sınırlılığı, göçebeliğin hayat tarzı olarak belirlenmesine yol açmıştı. Bu nedenledir ki göçebe çoban toplumları ömürlerini, yağışlı ve çayırlı bölgelerin bitmek bilmez arayışı içerisinde geçirmekteydi. Coğrafyanın sertliği ve kaynakların kısıtlılığı, paylaşım mücadelesine, bu ise savaşçı bir karaktere davetiye çıkarmıştır.

TÜRKLER TARİH SAHNESİNDE
Türk topluluklarının ilk defa ne zaman ortaya çıktığı, bilim adamları arasında hâlâ tartışılan bir konudur. Türkçenin M.Ö. 3000-500 arasında konuşulduğu bilinmektedir. Kaldı ki bu tarihlerde Çin kaynaklarında “Tujue” olarak adlandırılan ve Türk topluluklarını işaret eden satırlara rastlamaktayız. M.Ö. 7000’lerde İç Asya’nın güney platolarında tarım yapılmaya başlanmış, 4000’lerde kasaba ve kentler ortaya çıkmış ve yine aynı dönemlerde yaşanan kuraklığın etkisiyle hayvancılık, tarımcılığa tercih edilmeye başlanmıştı. Sığır, koyun ve keçinin ehlileştirilmesi 6000’ler, tüm Türk halklarının yaşam biçimini derinden etkileyecek atın evcileştirilmesi ise 4000’ler ile 2000’ler arasında gerçekleşmişti İlk devlet örgütlenmesinin, yani bozkır imparatorluğunun temelini atacak gelişmeler ise M.Ö. 400’lerde yine Çin kaynaklarında görülmeye başlandı. Kuraklık, boylar arası bitmek bilmez çatışmalar ve Çin’in istila hareketleriyle kesiştiği bir zamanda Hunların lideri Mete, çevre boy ve klanları kendi liderliği altında toplayarak imparatorluğunu ilan etmişti (M.Ö. 210 - 174). Kabile veya boya değil de kişiye / hanedana sadakat ekseninde bir araya gelen bu ilk siyasi örgütlerin en önemli özelliği; yüksek bir disipline ve tamamen askeri bir yapıya sahip olmasıydı. Başına buyruk ve kayda değer ölçüde eşitlikçi bir tarzı olan boyların bir liderin sancağı altında hiyerarşik ve merkezî bir sisteme geçişi uzun ve kanlı bir süreç içerisinde gerçekleşti. Patenti Çin’e ait olan “çanyü” sözcüğü yerine “kağan” unvanı ilk olarak, bahsedilen değişimin hemen sonrasında Hunlar tarafından kullanıldı. Çin kaynaklarında “ko-han” şeklinde geçen “kağan” kelimesi köken olarak Türkçe değildir. Hun kağanı kendisini Çin imparatoru gibi “Göğün Oğlu” saymaktaydı. Bu, o kadar etkili ve inandırıcı bir nitelemeydi ki İslamiyet’e kadar beylikten imparatorluğa neredeyse tüm yöneticilerin başlıca referans noktası olacaktı. Devletin temellerini atan kağan, tahta gök-tanrının (tengri) ihsanıyla çıktığını savunurken, yıl içinde düzenlediği kurultaylarda davasının meşruiyetini bodunların ileri gelenlerine ettirdiği yeminlerle de sağlamlaştırıyordu. Hun kağanının altında Doğu ve Batı’nın bilge prensleri bulunuyordu. “Tu-ki” (doğru) unvanlı bu veliaht prensler veya hanedan mensupları, tahta yakınlığına göre imparatorluğun doğu ve batı yarısının başına atanıyordu. Hun yönetim hiyerarşisinde daha sonra sağ ve solun “ku-li” beyleri, sağ ve solun başkomutanları, sağ ve solun valileri, binbaşı, yüzbaşı ve onbaşıları gelmekteydi. Devlet teşkilatı toplumla özdeşleşmiş ve adeta sürekli seferde olan bir ordu görünümündeydi

DEVLET TEŞKİLATININ TOPLUMSAL KÖKENLERİ
Türk devlet teşkilatının temeli “aile” (aul) ünitesine dayanmaktaydı. Yapılan araştırmalar Eski Türk aile tipi konusunda kesin hükümler verememektedir. Ancak tahmin edildiğinin aksine, çoban hayatı ve mirasla ilgili geleneklerin geniş aile tipinin oluşumunu engellediğini göstermektedir. Geniş aile tipinden farklı olarak çocukların aile hukukunda mülk hakkı bulunmamaktaydı, aynı şekilde ebeveynlerince evlendirilen gençlerin çoğunlukla evden ayrılmaları da yine geniş aile tipine dayanan toplumsal bir yapının bulunma ihtimalini azaltmaktadır. Ailelerin birbirleriyle ilişkileri mevsime göre değişmekteydi. Yazın daha bağımsız hareket eden aileler, kışın yaklaşmasıyla sürüleri beraber korumak için bir araya gelirlerdi. Toplumsal hiyerarşide ailelerin bir basamak üzerinde boylar bulunmaktaydı. Öncelikle savunma ihtiyacı için bir araya gelen aileler, arz ettikleri savaş gücü ve sahip oldukları topraklar bakımından siyasi bir kimlik de taşımaktaydılar. Gerek hayvanlarında gerek sancaklarında kullandıkları damga hem aileler birliğinin sembolü hem de boyların kendi aralarına koydukları mesafenin tesciliydi. İmparatorluğa karakterini veren federatif yapılanmanın boylarda başladığı söylenebilir. Örneğin Kutluk Devleti’nin hükümdarı Kapgan kağan için yazıtta “otuz boyun kağanı” nitelemesi yapılmıştı. Boy beylerinin; aileler, soylar arasında yapılan seçimlerle belirlendiği düşünülürse söz konusu pratiğin devlet kurma sürecinde kağan seçimine kadar genişletildiği ileri sürülebilir. Kuşkusuz boy beyini belirleyen tek koşul, aile veya soyun varsıllığı veya asilliği değildi. Bey statüsüne aday olan kişilerin cesareti, güvenirliliği ve şöhreti de gözetilen unsurlar arasındaydı. Boyların bir araya gelmesiyle de toplumsal katmanın bir üst aşamasında bulunan bodunlar meydana gelmekteydi.
Devlet: İktidar , mevki ve güç anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Arapçadaki bir diğer eş anlamlısı “Mülk”tür.

İMPARATORLUK İDARESİNİN YAPI TAŞLARI
İlkeler
Oksızlık (Bağımsızlık): “Bey olmağa layık oğlun kul, hatun olmağa layık kızın cariye oldu” Türk’ün ilk yazılı ürününde, Orhon Yazıtlarında geçen bu cümlede, kaybedilen özgürlüğe ağıt yakılmaktadır. Göçebe-çoban toplumların en başat özelliği siyasi, ekonomik veya iklim koşullarında zorda kalındığı takdirde yeni toprak/mekân arayışına girmeleri ama en nihayetinde kendisine manevra sahası açabilecek bir imkân yaratmasıydı. İşte bu geleneğe istinaden bölümün başında belirttiğimiz büyük iş bölümü ortaya çıkmış ve yine aynı nedenden dolayıdır ki yerleşik toplumlar veya yerleşik hayata geçme düşünceleri sürekli küçümsenmiştir. Yine de güney komşuları Çin’in yüksek medeniyetlerinin farkındaydılar ve bu cazibeye kapılmanın bedelinin de esaret olduğunun bilincindeydiler
Uluş (Ülke): Eski Türk imparatorluklarıyla ilgili olarak Çin kayıtları ve dönem gezginlerinin seyahatnamelerine düşen yaşanmışlıklardan hareketle dönem araştırmacıları, ülke topraklarının hanedan ailesine değil, devleti oluşturan tüm halka ait olduğu anlayışının geçerli olduğunu ileri sürmektedirler
Kün (Halk): Eski Türk toplumu özellikle “statü” ve “servet” kavramları ekseninde incelenmiştir. “Statü” çerçevesinde konuya yaklaşan araştırmacılar, özellikle köle sınıfının bulunmadığı bilgisinden hareketle sınışara ayrılan bir toplumsal yapının oluşmadığı, kişilerin -dolayısıyla tabi olduğu boy, bodun- toplumdaki konumunun devletin kuruluş sürecine yaptığı katkı kadar değerlendiği ileri sürülmüştür. Bunun en açık yansımaları olarak da kurultay veya şölen gibi etkinliklerde kişinin oturacağı yer veya savaşta hangi mevkide savaşacağı (cephe önü veya gerisi) hep statüsüne yani “orun”una göre belirlenmesi gösterilmiştir. Taht mücadelesine soyunabildiklerinin altını çizmişti.
Töre (Kanun): “[D]evleti ellerine alıp töreyi tesis ettiler ... Ey Türk bodunu, devletini töreni kim bozabilir? ... Kazandığımız devlet ve töresi öyle idi ... Devletini, töresini terk etmiş ... (O) atalarının töresine göre bodunu teşkilatlandırdı”. Orhon Kitabelerinden alınan şu satırlar dahi yazılı olmayan kaidelere Eski Türklerin siyasal hayatında ne kadar büyük önem taşıdığını göstermektedir. Töreler hem tecrübelerden/yaşanmışlıklardan hem beylerin/kağanların uygulamalarından süzülerek yaygınlık kazanmış, mücadelenin hâkim olduğu bir coğrafyaya düzen, nizam getirmiştir. Osmanlı’da örfi hukuk olarak göreceğimiz, sultanın kıskançlıkla sahip çıktığı ve şer’i yasalar dışına çıkarak yasa koyması, aslında kökleri Orta Asya’ya uzanan çok eski bir geleneğin göstergesiydi
Yöneticiler
Kut’lu Kağan: “Güneş bayrağımız, gökyüzü otağımızdır ... daha çok denizlere, daha çok ırmaklara doğru” Tüm zamane devletlerinde olduğu gibi Eski Türkler de tahtın hakanlarına, Tanrı ihsanı olduğunu düşünüyorlardı. Bu bakımdan Türk kağanının Tanrı tarafından “kut”landığına inanılıyordu. Bilge Kağan yazıtlarda hükümdar oluş şeklini şu şekilde açıklamıştı; “Türk milletinin adı ve ünü yok olmasın diye: Babam kağanı, Annem Hatunu (yukarı) götürmüş tanrı! İl veren, tanrı! Türk milletinin adı ve ünü yok olmasın, diye: Özümü tahta oturtan gerçek, O tanrı!”. Kağanlar, kullandıkları unvanlarda özelikle buna dikkat çekmişlerdi. Örneğin Bilge kağan, “Tengri teg tengride bolmış Türk bilge kağan”, ve Moyun-çor, “Tengride bolmış il etmiş Bilge kağan” ifadelerinde tanrıyla olan yakınlıklarını göstermek istemişlerdi. Günümüz Türkçesinde de yaygın bir şekilde kullanılan “kut” kelimesi -kutlu, kutlamak, kutsamak vb.- buradaki anlamıyla “siyasal iktidar” kavramına denk düşerken daha geniş olarak, “devlet”, “ikbal”, “saadet”, “ruh” ve “baht” anlamıyla kullanılmaktaydı. Eski Türk söylencelerine göre Tanrı, kutladığı kağanına tüm dünyayı vaad etmişti. “Güneşin doğduğu yerden batı’ya kadar her yer senin emrine girecek, çalış” diyen Uygur Yazıtı’nda da görüleceği üzere kağan, cihanı kendi sancağı altında birleştirmek şiarını yüklenmişti. Asya Hunlarından Avrupa Hunlarına kadar uzanan ve hükümdarın “tanrının kılıcı” olduğuna inanan bu algılama tarzı, Osmanlı’da “kızıl elma” olarak karşımıza çıkan “cihan hâkimiyeti mefkûresini” doğurmuştur. “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan oturmuş” satırlarından da anlaşılacağı üzere Türk kağanı hem zaman hem mekân anlamında dünya hâkimiyeti için gönderilmişti. İnsanoğlunun yaratılışıyla başlayan bu hükümranlık yasasının ebediyete kadar geçerli olacağına vurgu yapılmıştır.

Toy (Kurultay - Meclis): Bölüm başında da belirtildiği üzere Eski Türk devletleri, birçok boy ve bodunun bir araya gelmesiyle kurulan konfederasyon özellikli organizasyonlardı. Teşkilatın çıkarlar bileşkesini en açık şekilde gözler önüne seren unsur ise bir nevi danışma/ istişare kurulu şeklinde hizmet gören toy’lardı. Dönem kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla toy’un yılda üç defa olmak üzere toplanması, törenin gereğiydi. Toylara Moğollarda sadece asiller katılırken, Hun ve Göktürklerde halk da -yani boy yöneticileri dışındaki kişiler- iştirak edebilmekteydi. Yeni yılın ilk ayında Kağan otağında toplanan ilk toy’da ağırlıklı olarak dinsel ritüeller yerine getirilmekte, yeni yıl için selamet ve zafer dilemek için tanrıya yakarılmaktaydı. Yılın beşinci ayında toplanan toy, daha çok siyasi gündemi ile ön plana çıkmaktaydı. Kağan seçimi, politikaların gözden geçirilmesi ve belirlenen hedeflere göre yetki dağılımının gerçekleştirilmesi hep bu mecliste ele alınan konular arasındaydı. Toy, tam bir şenlik havasında geçer, ziyafetler verilir, oyunlar (genellikle cirit ve güreş) düzenlenir ve tanrılara kurbanlar adanırdı. Kağan ve hatun tarafından açılışı yapılan yılın bu en büyük toyuna hanedanın diğer mensupları ve devletin önde gelen kişileri (tiginler, ayguci vd.) ev sahipliği yaparken, bağlı bodun ve boyların başkan ve yardımcıları misafir olarak katı bir protokol çerçevesinde ağırlanırdı.
Buyruk (Kağan’ın Yardımcıları - Bakanlar): Toy’larda alınan kararların arkasında duran, uygulamaya koyan ve zaman içerisinde çeşitlilik kazanan görevleri yerine getiren kağanın maiyetinin sayısı zamanla artmıştı. Söz konusu çevre, bir bakıma bugünkü bakanlar kurulu gibi günün meselelerini ele alıp çözümler üretmeye çalışmıştı. Asya Hunlarında bu tip görevlilerin tümü aynı zamanda evlilik yoluyla hanedanla bütünleşmişlerdi. Benzer kurula ve görev dağılımına başka isimlerde Avrupa Hunları, Oğuzlar ve Tabgaçlarda da rastlanmaktadır. Çin kaynaklarına bakılacak olursa söz konusu kurul, 6-9 üyeden oluşmaktaydı. Üyelere bugünkü bakan kelimesine karşılık gelen “buyruk” denmekteydi. Unvan, “buyurmak” kelimesinden türetilmişti. Yazıtta da geçtiği üzere, “(Kağanları) Bilge-kağan imiş. Alp Kağan imiş! Buyruk’ları yine bilge imiş, Alp imiş! Beğleri yine milleti tüz imişler!” Yönetici tabaka kendi içerisinde; (1) kağan, (2) buyruklar ve (3) beyler olarak ayrışmıştı. Yine aynı kaynaklardan öğrendiğimize göre buyruk’lar sorumlulukları açısından iç-dış olarak ayrılmıştı. Farklılık, saray ile saray dışı görevlendirmeden kaynaklanmaktaydı. Eğer buyruk, kağanın yanında ise “iç” payesi veriliyor ve sarayın dışında görev alan üst düzey asker - sivil devlet adamlarından, buyruklarından ayrılıyordu. Göktürkler, iç buyruklarını “sebeg” olarak adlandırmışlardı. Sebeg, Çince bir kelimeydi ve “kâtip” anlamına gelmekteydi. Araştırmacılar buradan hareketle de Çin’le olan tüm yazışmaları bu görevlinin yürüttüğünü ileri sürmüşlerdir.
Hatun: Kağanın eşini ifade eden ve önceleri “yen-shih” olarak kullanılan kelime, zamanla yerini “hatun” veya “uluğ hatun”a bırakmıştı. Karar alma sürecinde en az kağan kadar söz sahibiydi ve bu durum özellikle Arap seyyahı İbn-i Fadlan’ı oldukça şaşırtmıştı. Hatunun konumu protokol ve sembolik olarak o kadar önemliydi ki Uygurlar, Göktürk Devleti’ni tamamen yıktıklarını göstermek için yazıtlarına Göktürk hatununu esir aldıklarını belirtme gereği hissetmişlerdi; “Tuttum hatununu orada aldım. Türk budun orada bütün yok oldu”. Kendilerine ait otağları ve buyruk’ları bulunmaktaydı. Protokolde eşlerinin yanında yer alırlar, diplomaside elçi gönderir ve kabul ederlerdi.
Tigin (Şehzade): “Şimdi iki kardeş mücadele ediyorlar, büyük veya küçük kardeş devlete sahip olacak”. Eski Türk devletlerinde tahta geçme usulünün bir sisteme oturtulmayışı, çoğu zaman hanedan ailesi dışındaki bodun beylerini dahi kanlı mücadelelere soyunmasına yol açmıştır. Kuşkusuz sürecin gerilimini en fazla hissedenler veliahtlar, yani tiginler olmuştur. Ne en büyük kardeşe (primagenituras) ne de hanedanın en büyüğüne (senyoritas) taht yolunu kesin kurallar içerisinde açan Eski Türkler, adeta mevcut karizmatik hükümdar modelini teşvik etmiş ve liyakat sahibi kişilerin başa geçmesini meşru saymıştır. Bu ise yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere Fatih Kanunnamesi’ne kadar sürecek ve devletleri hızlı bir çöküş sürecine sürükleyecek kanlı veraset savaşlarına neden olmuştur. Tiginlerin idare sanatında tecrübe kazandıkları asıl mevki, devletin sağ veya sol kolunda verilen “başbuğ”luk göreviydi. Eski Türk kozmik düşüncesinden kökenini alan bu zihniyet, devleti kendi içerisinde sağ ve sol olmak üzere iki kola ayırırken, yine bu kolları aynı şekilde kendi içerisinde ikiye ayırarak dört ana yönü ortaya çıkarıyordu (tört bulung). Tiginlere bazen Hunlarda olduğu gibi “sol bilge tigin”, bazen de Göktürklerde olduğu üzere “şad” unvanı verilerek devletin doğu tarafının idaresi emanet edilirdi. Doğuda görevlendirilen tigine “tölös şad”, batıdakine ise “tarduş yabgu” unvanı verilmekteydi. Görevlendirme ile beraber kendisine bir tümen de asker tahsis edilirdi. Veliaht olan tigine bazen devleti oluşturan boyların birinin kontrolünün de verildiği olurdu.

FEDERASYON ORDUSU
Ordu konusunu Eski Türkler bağlamında ele almanın en önemli tarafı, tıpkı devlet örgütünde görüldüğü gibi ordu teşkilatlanmasında da boyların merkezi bir öneme sahip olmasıdır. Her boy kendine seçtiği bir sembol vardı ve sembol sayesinde gerek savaşta gerek barışta birbirlerini kolayca tanıyabiliyorlardı. Boyun kendine has sembolüne “uran” denmekteydi. Bozkır imparatorluklarında ordu sadece egemen boy ve budunlardan oluşmaz, aynı zamanda güçle boyun eğdirilmiş boy ve kabilelerin silahlı güçlerinden destek alırdı. Ordunun en küçük çekirdeği, temeli Mete tarafından atılan onlu sisteme dayanmaktaydı. 10, 100 ve 1000 kişilik bölümlere ayrılan ve her birimin başında onbaşı, yüzbaşı gibi unvanlar taşıyan rütbelilerin bulunduğu ordu, aynı mantık içerisinde aile, boy ve budun dilimlerine göre taksim edilmişti. Buna göre bir boyun 1000, bodunun 10000 askerle sefere icabet etmesi beklenirdi. Kuşkusuz rakamları belirleyen asıl unsur boy veya bodunun büyüklükleriydi. Hiyerarşinin sağ ve sol tepesinde kağan ve yabgu daha sonra sağ ve solda on birer askeri şef vardır. Kağan ve yabgu ile beraber bu rakam yirmi dörde ulaşıyordu. Göktürklerde de Hunlara benzer şekilde ordu, on boydan oluşmakta ve sağ-sol olmak üzere beşer boya bölünmüşlerdi

GÖÇEBENİN TÖRESİ KENTLİNİN KANUNU
Törelerin önemi Bilge Kağan tarafından şu şekilde dile getirilmişti; “Bu çağda tahta oturdum: Bu kadar ağır (saygıdeğer) törelerle dünyanın dört köşesindeki milletleri düzenledim”. Töresini kaybetmiş bir toplum yok olmuş demekti. “Türk törüsin içgınmış budun” yani Türk töresini kaybetmiş bir bodun tarihten silinmiş olmakla eşdeğerdi. Hayatın zorlukları toplumsal normları yani töreleri de mümkün olduğunca sertleştirmiş, katılaştırmıştır. Bugün mahkeme salonlarında gördüğümüz, “Adalet mülkün temelidir” atasözünün Eski Türklerdeki karşılığı “il gider, töre kalır” idi. Suç kelimesine “yazuk” diyen Eski Türkler, cürmü işleyene de “yazuklıg” demişlerdi. Suçluya hükmü yani “kıyın”ı at üzerinde okunur ve ihanet, isyan, cinayet, zina ile hırsızlık deri yüzmeden üzerinden sürü geçirmeye kadar çeşitli şekillerde infaz edilirdi. En açık şekilde Cengiz Han yasasında gördüğümüz üzere suçlar sert bir şekilde cezalandırılmış hatta ceza, suçlunun akrabalarına kadar genişletilmiştir.

Göçebe hayatında hapsetme gibi bir cezanın imkânsızlığı, idamı neredeyse yegâne infaz şekline dönüştürmüştür Yerleşik hayatla beraber, yani Uygurlarla beraber toplumsal ve ekonomik hayatın çeşitlenmesine koşut şekilde adalet işleri de günümüze yakın bir görünüme ulaşmıştı. Prof. Ögel’in de belirttiği üzere, “Törü” sözü Uygur Çağı’nda artık doğrudan doğruya “kanun” anlamında kullanılmaya başlanmıştı. Bu anlamda hem gerçek hem tüzel şahsiyet ortaya çıkmıştır. Mülkiyet birikimi ile beraber sınıfsal ayrım kesinleşmiş ve bunun sonucunda borç hukukundan medeni hukuka, ticaret hukukundan ceza hukukuna kadar son derece ayrıntılı akitler, kayıtlar düzenlenmeye başlamıştır.


Özetin tamamı için tıklayınız.
AÖF Artık çok kolay!

8 Aralık 2013 Pazar

2.Ünite – Gelir Vergisi II: Ticari ve Zirai Kazançlar- KISA AÖF DERS ÖZETİ - 2013 KREDİLİ SİSTEM ÇAN EĞRİSİNE UYGUN


2.Ünite – Gelir Vergisi II: Ticari ve Zirai Kazançlar

TİCARİ KAZANÇLARIN TANIMI
Ticari kazanç: Her türlü ticari ve sınaî faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazançtır.
Ticari faaliyete somut örnekler:
• Otomobil, tekstil, gıda ticareti,
• Turizm, bankacılık, taşımacılık gibi hizmetlerle ilgili faaliyetler,
• Taksicilik, dolmuşçuluk işleri,
• Bunların yanında daha küçük çaplı; seyyar satıcılık, pazarcılık, simitçilik işleri; kalaycı, berber, terzi, tamirci, hamal, fotoğrafçı, ayakkabıcılık gibi küçük sanat erbabının (küçük esnafın) faaliyetleri. (Ticari işletmeye dâhil bina, taşıt gibi gayrimenkullerin satışı, kiralanması karşılığında elde edilen gelirler de ticari kazanç olarak değerlendirilmektedir). Ayrıca, 37. maddenin 3. fıkrasında; kollektif ortaklıklarda ortakların, adi veya eshamlı komandit ortaklıklarda komandite ortakların, ortaklık kârından aldıkları payın, şahsi ticari kazanç hükmünde olduğu ifade edilmiştir.

TİCARİ KAZANCIN BİLANÇO ESASINDA TESPİTİ
Ticari kazancın gerçek usulde tespiti, bilanço esasında veya işletme hesabı esasında yapılmaktadır. Bu usullerde tespit edilen ticari kazanç, izleyen yılın mart ayında verilecek beyanname ile bildirilmektedir.
Bilanço Esasına Tabi Olan Ticaret Erbabı: Bu usulde tespit edilen ticari kazanç, 1. sınıf tüccarların kazancıdır. Kimlerin 1. sınıf tüccar sayılacağı, VUK’un 177. maddesinde 6 bent halinde açıklanmıştır. Aşağıda bunlardan üç tanesi örnek olarak alınmıştır:
• Her türlü ticaret şirketleri (Yasa adi şirketleri hariç tutmaktadır. Adi şirketlerin değerlendirilmesi aşağıda açıklanacak olan alış tutarı veya satış tutarı ölçüsüne göre yapılmaktadır), Ticaret şirketlerinden; anonim şirketler, limitet şirketler, paylı komandit şirketler daha sonra incelenecek olan kurumlar vergisi mükellefi olarak vergiye tabi tutulmaktadırlar. O halde bilanço esasında gelir vergisine tabi olabilecek olan ticaret şirketleri; kollektif şirketler ile adi komandit şirketlerden oluşmaktadır.

Bilanço Esasında Ticari Kazancın Hesaplanması: Kazancı bu usulde tespit edilenler, yevmiye defteri (günlük defter), defteri kebir (büyük defter), envanter defteri tutmak ve bilanço düzenlemekle yükümlüdürler (Bkz. VUK m. 182-192). Yevmiye defteri, günlük (alış, satış vs.) işlemlerin tarih sırasıyla ve madde madde yazıldığı defterdir. Defteri kebir, yevmiye defterine kayıt edilen işlemleri buradan alarak, usulüne göre hesaplara dağıtan ve tasnişi olarak bu hesaplarda toplayan defterdir. Envanter defteri, bir hesap döneminin başlama tarihinde ve sonunda işletmenin sahip olduğu;
• Mal ve eşyanın,
• Alacakların ve
• Borçların ayrıntılı olarak yazıldığı defterdir (VUK, m. 185, 186). Envanter defterine, düzenlenen bilançolar da kaydedilir.

Dönem Öz Sermayesinin Hesaplanması: GVK’nın 38. maddesine göre, bilanço esasında ticari kazanç, “teşebbüsteki öz sermayenin hesap dönemi sonunda ve başındaki değerleri arasındaki müspet farktır”. Bu farkın menfi olması durumunda, kazanç değil zarar söz konusu olmaktadır. Teşebbüsteki öz sermaye ile kastedilen, (yukarıda söylediğimiz gibi) bilançodaki aktif toplamı ile borçlar arasındaki farktır. Öz sermaye hesabı, envanter çıkarılması ile doğrudan bağlantılı bir konudur. O hâlde bilanço günündeki mevcutların, alacakların ve borçların sayılması, ölçülmesi, tartılması, değerlemesi anlamına gelen envanter çıkarılması gelirin tespitini doğrudan etkiler. Bu açıdan, özellikle bilançonunaktifinde yer alan varlıkların tespitinin düzgün yapılması gerekir. Bu ihtimam gösterilmezse (örneğin işletmede bulunan bazı emtialar sayıma dâhil edilmezse), vergi idaresi, işletmede yeniden yapacağı fiili envanterin arkasından, gelirin doğru tespit edilmediği iddiasında bulunabilecektir. Öz sermaye = Aktif toplamı - borçlar olduğuna göre (amortismanlar ve karşılıklar da borç hükmündedir).

İşletmeye İlave Edilen ve İşletmeden Çekilen Değerlerin Dikkate Alınması
Dönem içinde işletme sahip(ler)inin işletmeye ilave ettikleri değerler varsa (Örneğin, işletme sahibi özel varlığından işletme kasasına T5.000 para koymuşsa veya işletmeye yeni bir makine almışsa), bunlar bulunan miktardan düşülür. Çünkü bu artış, ticari faaliyetten dolayı ortaya çıkan bir artış değildir. Bu işlem vergi matrahını azaltacaktır.

Giderlerin Düşülmesi, Amortisman, Değerleme Hükümlerinin Uygulanması
Bu hesaplamalar, işletmenin kayıtlarındaki (defterlerindeki) bilgilere göre yapılarak sonuçları ticari bilançoya yansıtılmaktadır. Daha sonra da mali kâra ulaşmak için, vergi mevzuatı göz önünde tutularak gerekli düzeltmeler yapılmaktadır. Bu konularla ilgili vergi kanunlarında yer alan düzenlemeler, aşağıda açıklanmaktadır:

İndirilebilecek Giderler
GVK’nin 40. maddesi, vergi matrahından indirilebilecek giderleri düzenlemektedir. Bu giderler, aşağıda özet hâlinde açıklanmaktadır:
• Ticari kazancın elde edilmesi için yapılan genel giderler: Bunlara örnek olarak; işle ilgili aydınlatma, ısıtma, haberleşme, reklam, kira, kırtasiye, sigorta giderlerini verebiliriz. Ayrıca ilave olarak, yurtdışından Kanun’da sayılan bazı faaliyetlerden döviz geliri sağlayan işletmeler, yurt dışında yaptıkları giderlere karşılık olmak üzere ve döviz olarak elde ettikleri hâsılatın binde beşini geçmemek kaydıyla, götürü olarak hesapladıkları giderleri de indirebileceklerdir.
• Personel ücretleri, işçiler için sosyal güvenlik kurumlarına ödenen pirimler, işverenler tarafından, ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları, işçilerin iş yerindeki tedavi, ilaç ve giyim giderleri
• İşle ilgili ve yapılan işin önemi ve genişliğine uygun seyahat ve konaklama giderleri.
• İşle ilgili olmak şartıyla; sözleşme, mahkeme kararı veya kanun hükmü gereği ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar.
• İşletmede kullanılan taşıtların giderleri: Bu taşıtlar bizzat işletmeye ait olabileceği gibi, dışarıdan kiralama yoluyla edinilmiş de olabilir.
• İşverenlerin, işveren sendikalarına ödediği aidatlar (GVK m. 40/8. Bendin parantez içi hükmünde belirlenen sınırlarda).
• Özel kişiler veya şirketlerin hesabına tahsilde bulunan öğrenciye yeme, içme, yatma ve tahsil gideri olarak ödenen paralar.
• Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedeli.

Gider Kabul Edilmeyen Ödemeler: İndirilebilecek giderlerin sayıldığı 40. maddeyi izleyen 41. maddede de, indirilmesine izin verilmeyen ödemeler açıklanmıştır. Burada sayılan ödemeler gider olarak kayıtlara intikal ettirilmiş ve ticari bilançoya yansımış olan harcamalardır. Vergi matrahı hesaplanırken, bu harcamaların “kanunen kabul edilmeyen gider” ismi altında matrahı oluşturacak kazanca ilave edilmesi gerekir. Gider kabul edilmeyen ödemelere aşağıdaki örnekleri verebiliriz:
• İşletme sahibi ile eşinin ve çocuklarının işletmeden çektikleri paralar veya aynen aldıkları diğer değerler. Örneğin, işletme sahibinin evinin ihtiyaçlarına harcamak üzere işletme kasasından aldığı paralar, giderler arasına yazılamayacaktır. Aynı şekilde, dayanıklı tüketim maddesi ticareti yapan bir işletme sahibinin, kullanmak üzere evine götürdüğü buzdolabının bedeli de gider olarak kabul edilmeyecektir.
• Teşebbüs sahibinin kendisine, eşine, küçük çocuklarına işletmeden ödenen aylıklar, ücretler, ikramiyeler, komisyonlar vb. Örneğin, işletme sahibinin eşi işletmede çalışmaktadır ve kendisine her ay ücret ödenmektedir. Ödenen bu ücretler, işletmenin hesaplarında gider olarak düşülemeyecektir.

Amortisman, Değerleme Hükümlerinin Uygulanması: Vergiyle ilgili amortisman ayırma konusu VUK’un Üçüncü Kitabı’nda (258-330 arasında kalan maddelerde) yer almıştır. Bu hükümlere göre, işletmeye kayıtlı olan gayrimenkullerin amortismanları gider yazılabilir bu şekilde de vergi matrahı azalabilir. Amortisman yöntemi olarak; normal amortisman, azalan bakiyeler usulü ile amortisman ve fevkalade amortisman usulleri öngörülmüştür. Normal amortisman yönteminde mükellefler amortismana tâbi iktisadî kıymetlerini Maliye Bakanlığının tespit ve ilân edeceği oranlar üzerinden itfa ederler. İlân edilecek oranların tespitinde iktisadî kıymetlerin faydalı ömürleri dikkate alınır (VUK. M. 315). Bu şekilde örneğin, oranın %20 olarak belirlenmesi durumunda, söz konusu taşınmaz 5 yıl içinde amorti edilmiş olmaktadır. Bu kapsamda amortisman ayrılacak gayrimenkulün, işletmeye yılın hangi ayında girdiğinin önemi bulunmamaktadır. Örneğin Aralık ayında işletmeye bir kamyon veya minibüs satın alınması durumunda, bir yıllık (%20 oranında) amortisman ayrılabilecektir. İşletmeye binek otomobili alınması durumunda (faaliyetleri tamamen veya kısmen binek otomobillerinin kiralanması veya işletilmesi olan işletmeler hariç) ise bu otomobillerin aktife girdiği yılda, yılın sonuna kadar kaç ay kalmışsa ancak bu süreye tekabül eden oranda amortisman ayrılabilmektedir (kıst amortisman uygulaması) (Bkz. VUK m. 320, f. 2).

Amortisman ayırma konusunda getirilen ikinci yöntem, azalan bakiyeler usulüdür. Seçimlik bir yöntem olan bu usulden, sadece bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin yararlanmasına izin verilmiştir (VUK mük. M. 315). Bu yönteme göre uygulanacak amortisman oranı, %50’yi geçmemek üzere normal amortisman oranının iki katıdır (%50 sınırı, normal amortisman oranı %50 olan kıymetlerin, tek yılda gider yazılmasını önlemek amacıyla koyulmuştur). Bu usulde her yıl, üzerinden amortisman hesaplanacak değer, daha önce ayrılmış olan amortismanlar toplamının indirilmesi suretiyle bulunmaktadır.Amortisman ve değerleme müesseseleri yanında, vergi matrahını etkileyebilecek başka bazı düzenlemeler daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak; yenileme fonu (VUK m. 328), karşılıklar (m. 288, 323), reeskont (m. 281), vazgeçilen alacaklar (VUK m. 324), değersiz alacaklar (VUK m. 322) gibi uygulamaları verebiliriz.

İŞLETME HESABI ESASINDA TİCARİ KAZANCIN TESPİTİ
İşletme Hesabı Esasına Tabi Olanlar: Ticari kazancın gerçek usulde ikinci tespit şekli, işletme hesabı esasıdır. Kazancı bu usule göre tespit edilenler 2. sınıf tüccarlardır. 2. sınıf tüccarlar, birinci sınıf tüccarların sayıldığı VUK 177. madde dışında kalan tüccarlardır. İşletme esasında vergilendirme için, 1. sınıf tüccarlara ilişkin büyüklüklerin aşılmaması gerekir. VUK’un 180 ve 181. maddeleri gereğince belirlenen bu miktarların aşılması durumunda 1. sınıfa (bilanço esasına) geçiş söz konusu olacaktır (sınıf değiştirme).

İşletme Esasında Matrahın Tespiti: Kazancı bu esasta tespit edilenler, yalnızca işletme defteri tutarlar. İşletme defterinin sol tarafına giderler; sağ tarafına ise hâsılat kaydolunur. İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hâsılat ile giderler arasındaki olumlu farktır. Mal alım satımı ile uğraşan işletmelerin ticari kazancının bulunmasında; dönem sonu emtia mevcudu gelir kısmına, dönem başındaki emtia mevcudu ve dönem içinde satın alınan emtia ise gider kısmına eklenir. Yani ticari kazanç, dönem sonu satış gelirine dönem sonunda elde bulunan stokların eklenmesiyle bulunacak tutardan, masraşarın ve dönem başı ile dönem içinde alınan stokların düşülmesiyle bulunacak rakam olmaktadır. Bir başka ifadeyle, gelir kısmında dönem sonunda elde bulunan mevcutlar (para ve mal); gider kısmında ise yapılan harcamalar (mal almak için ve gider olarak) yer almaktadır.

İşletme Esasında Kazanç Tespitinde Bilanço Esasına Göre Farklılıklar: İşletme hesabı esasında gelir tespitinde, kural olarak bilanço esasında vergileme ile ilgili düzenlemeler geçerlidir. Ancak bazı konularda farklı düzenlemelere de yer verilmiştir. İşletme hesabında gelir tespiti ile ilgili bazı kurallar, bilanço esasında gelir tespiti ile de karşılaştırılarak aşağıda açıklanmaktadır:
• Yukarıdaki işletme hesabı özetinde yer alan “dönem giderleri” içinde, fiilen yapılan ödemeler olduğu kadar borçlar da yer almaktadır.
• Gelir kısmında bulunan “satış geliri” içinde, tahsil edilen paralar yanında, alacaklar da yer almaktadır. Alacakların gelir olarak kabul edilmesi, bu mükelleflerin şüpheli hâle gelen alacakları için karşılık ayırıp ayıramayacakları sorusunu gündeme getirmektedir. Karşılıkların, teknik olarak bilançoda takip edilmesi zorunluluğunun bulunması, bu soruya olumlu cevap verilmesini engellemektedir (VUK m. 323). O hâlde, işletme hesabında vergilendirilenler şüpheli hale gelen alacakları için karşılık ayıramazlar. Ancak şüpheli alacakların daha sonra değersiz hale dönüşmesi durumunda, bu alacakları gider kaydederek yok edebilirler (VUK m. 322, f.3).
• Amortisman ayırma imkânından, işletme hesabı esasında vergilenen mükellefler de yararlanmaktadır (VUK, m. 194). Bu mükellefler sadece, azalan bakiyeler usulü ile amortisman uygulamasından yararlanamamaktadırlar.

TİCARİ KAZANCIN BASİT USULDE TESPİTİ
4369 sayılı Kanun’a kadar, basit usul yerine götürü usul uygulaması yürürlükte idi. 1.1.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4369 sayılı Kanun’la, götürü usul yerine basit usul uygulamasına geçilmiştir. Bu değişiklik, isim değişikliği yanında bu grupta yer alan mükelleflerin vergilendirme rejimi açısından da önemli yenilikler getirmiştir.
Basit usul: Geliri sınırlı küçük ticaret erbabıyla, küçük sanat erbabı veya küçük esnaf için getirilmiş bir uygulamadır.

Basit Usulden Yararlanamayan Meslek ve Ticaret Erbabı: Bazı konularda faaliyet gösterenlerin basit usulden yararlanması yolu kapatılmıştır. Bu konular GVK’nın 51. maddesinde 12 bent halinde sayılmış olup bunlara aşağıdaki örnekleri verebiliriz:
• Kollektif şirket ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortakları (Buna karşılık, adi şirket şeklinde faaliyette bulunan işletme basit usule tabi olabilir. Bunun için Kanun’un 47 ve 48. maddesinde yazılı şartların, ortakların her biri için ayrı ayrı karşılanması gerekmektedir.),
• Sarraflar,
• Her türlü ilan ve reklam işiyle uğraşanlar,
• Gayrimenkul alım satımı ile uğraşanlar
Basit Usule Tabi Olmanın Şartları:
 Yasa’nın 51. maddesinde sayılan küçük esnafın dışında kalan mükelleflerin basit usul uygulamasından yararlanabilmesi için, aşağıda izah edeceğimiz şartları taşımaları gereği vardır. Bu şartlar, genel ve özel şartlar olmak üzere iki grupta toplanmıştır: Genel şartlar arasında (GVK m. 47):
• Kendi işinde bilfiil çalışması veya bulunması (İş yerinde yardımcı işçi veya çırak çalıştırılması durumunda, kendi işinde bilfiil çalışma şartı ihlal edilmiş olmamaktadır.),
• İş yeri mülkiyetinin iş sahibine ait olması durumunda emsal kira bedelinin, (kiralanmış olması halinde yıllık kira bedeli toplamının) 2. bentte belirlenen miktarları aşmaması. Emsal kira bedeli uygulaması konusunda gayrimenkul sermaye iratları ile ilgili üniteye bakılabilir.

Basit Usulde Gelirin Tespiti: “Basit Usul” uygulaması 4369 sayılı Kanun’la 1999 yılına kadar uygulanan “götürü usul” uygulamasının yerine getirilmiştir. Bu gruba dâhil mükelleflere, belge alma ve belge verme yükümlülüğü getirilmiştir. Bu kişiler, alışlarında ve giderleri karşılığında belge alacaklar, satışlarında da belge vereceklerdir. Maliye Bakanlığı, VUK mük. m. 257’den aldığı yetkiye dayanarak, basit usulde vergilendirilen mükelleflerin, belge vermedikleri günlük hasılatları için gün sonunda tek bir fatura düzenlemesine imkân tanımıştır. Ödeyecekleri vergi, yıl boyunca topladıkları bu belgeler üzerinden hesaplanacaktır. Bu belgeler üzerinden, bağlı oldukları esnaf ve sanat odasının da yardımıyla gelir tespiti yapılacak ve bu geliri izleyen yılın şubat ayında verecekleri beyannameleri üzerinde göstereceklerdir. Bu mükelleflerin geçici vergi beyannamesi ve katma değer vergisi beyannamesi verme yükümlülükleri ise bulunmamaktadır.

TİCARİ KAZANÇLARDA ESNAF MUAFLIĞI
Ticaret ve sanat erbabından, GVK m. 9’da belirlenen şekil ve suretle çalışanların gelir vergisinden muaf olması esası benimsenmiştir.
Esnaf Muaflğından Yararlananlar: Esnaf muaflğından yararlanan ticaret ve sanat erbabına aşağıdaki örnekleri verebiliriz:
• Motorlu nakil vasıtası kullanmamak şartı ile gezici olarak veya bir iş yeri açmaksızın perakende ticaret ile uğraşanlar (örneğin seyyar satıcılar, işportacılar, simitçiler), (9. maddenin 1. bendinde yer alan bu düzenlemenin parantez içi hükmüne göre:
- Giyim eşyalarıyla zati ve süs eşyaları, değeri yüksek olan ev eşyalarını satanlar,
- Pazar takibi suretiyle gıda, bakkaliye ve temizlik maddelerini satanlar ile
- Sabit işyerlerinin önünde sergi açmak suretiyle o iş yerlerinde satışı yapılan aynı neviden malları satanlar, esnaf muaflğı kapsamı dışında tutulmuştur.)
• İş yeri açmadan gezici olarak ve doğrudan doğruya tüketiciye iş yapan kalaycı, lehimci, musluk tamircisi, çilingir, ayakkabı tamircisi, ayakkabı boyacısı, berber, nalbant, fotoğrafçı, odun ve kömür kırıcısı, hamallar gibi küçük sanat erbabı

Esnaf Muaflğının Sınırı ve Şartı: 9. maddenin 2. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre:
• Ticari, zirai veya mesleki kazancı dolayısı ile gerçek usulde gelir vergisine tabi olanlar

Muaf Esnaflardan Yapılan Vergi Tevkifatı: Esnaf muaflğından yararlanmak, hiç gelir vergisi ödememek anlamına gelmemektedir. Bu kişilerden satın alınan mal ve hizmetler karşılığında yapılan ödemelerden, 94. maddeye göre stopaj yapılmaktadır. Bu maddenin 13. bendinde yer alan düzenlemeye göre:
• Söz konusu kişilere havlu, çarşaf, çorap, halı, kilim, dokuma mamulleri, örgü, dantel, her nevi nakış işleri ve her nevi turistik eşya, hasır, sepet, süpürge, yapma çiçek ve benzeri ürünlerin alımı karşılığında ödenen emtia bedelleri veya bu emtianın imalinde ödenen hizmet bedelleri üzerinden %2,
• Aynı kişilere değerli kâğıt satışları ile ilgili ödenen komisyon bedelleri üzerinden %20


ZİRAİ KAZANCIN TANIMI VE BAŞKA KAZANÇLARA DÖNÜŞMESİ
Tanım: Zirai faaliyetlerden doğan kazançlar zirai kazançtır (GVK m. 52). Zirai faaliyet; arazide, deniz, göl ve nehirlerde, ekim, dikim, bakım, üretme yollarıyla bitki, orman, hayvan, balık ve bunların mahsullerinin üretilmesini, avlanmasını, taşınmasını, satılmasını vb. ifade eder. Çiftçiye ait her türlü ziraat makine ve aletlerinin, başka çiftçilerin zirai üretim işlerinde çalıştırılması da zirai faaliyetlerden sayılır. Zirai faaliyetin içinde yapıldığı işletmelere zirai işletme; bu işletmeleri işleten gerçek kişilere (adi şirket ortakları dâhil) çiftçi ve bu faaliyetler sonucunda üretilen maddelere de mahsul (ürün) denir.
Zirai Kazançların Başka Kazançlara Dönüşmesi: Kollektif şirketlerle komandit şirketler, zirai faaliyetle uğraşsalar bile çiftçi sayılmazlar. Zirai faaliyetle uğraşan kollektif şirketlerin ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortaklarının şirket kârından aldıkları paylar, şahsi ticari kazanç hükmündedir

ZİRAİ KAZANÇLARDA STOPAJ USULÜYLE VERGİLEME
Zirai kazançların vergilendirilmesinde stopaj esası, temel vergileme yöntemi olarak öngörülmüştür. Yasa’nın belirlediği bazı büyüklüklerin aşılması durumunda ise stopaja ilave olarak gerçek usulde vergileme de söz konusu olmaktadır.

Zirai Kazançlarda Stopaj Usulüyle Vergiye Tabi Olmanın Şartları: Yükümlülükleri, stopaj yoluyla alınan vergilerle sınırlı kalan çiftçiler, Yasa’da belirlenen şartları taşıyan çiftçilerdir. Bu şartlardan biri işletme büyüklüğü, diğeri ise işletmede kullanılan motorlu araçlarla ilgilidir. İşletme büyüklüğü ölçüleri, zirai faaliyet çeşidi dikkate alınarak Yasa’nın 54. maddesinde açıklanmıştır. Burada belirlenen büyüklüklerin aşılmaması gerekir. Halen yürürlükte olan bu büyüklüklere aşağıdaki örnekleri verebiliriz (İşletme büyüklüğü ölçüleri, aile reisi ile birlikte yaşayan eş ve velayet altındaki çocuklara ait işletmeler ile ortaklık halindeki işletmelerde, toplu olarak dikkate alınır. Bkz. GVK m. 53, f. 2):
• Tahıl ziraatı ile uğraşılıyorsa ekili arazinin yüzölçümü toplamı, taban arazide
900, kıraç arazide 1700 dönümü geçmemelidir.
• Bu miktarlar, pamuk ziraatında 400 dönüm; pancar ziraatında 300 dönüm olarak öngörülmüştür

Zirai Kazançlarda Stopaj Oranları
Yapılacak stopajın oranları GVK m. 94/11’de açıklanmıştır. Buna göre, çiftçilerden satın alınan zirai mahsul ve hizmetler için yapılan ödemelerden:
• Hayvanlar ve bunların mahsulleri ile kara ve su avcılığı mahsulleri için %1 (ticaret borsalarında tescil ettirilerek satılıyorsa) veya %2 (diğerlerinden),
• Diğer zirai mahsullerden %2 (ticaret borsalarında tescil ettirilerek satılıyorsa) veya %4 (diğerlerinden),


Geçici vergi: Gerçek usulde vergilendirilen gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin cari vergilendirme dönemlerinin gelir ve kurumlar vergisine mahsuben üçer aylık kazançları üzerinden hesaplanıp ödenen bir peşin vergi uygulamasıdır.

Özetin tamamı için tıklayınız.
AÖF Artık çok kolay!